Yepyeni

Hızlı Bir Ekonomik Kalkınma İçin İki Basit Reçete

Bütçesinin %30-40′ını faize ve sosyal güvenlik açıklarına ödeyen bir ülke KAL-KI-NA-MAZ!  

Anayasa’ya ille de “değiştirilemez maddeler” mi koymak istiyorsunuz?

Alın bunları koyun ;

1- Türkiye Cumhuriyeti, bütçesi denk bir hukuk devletidir.

2- Türkiye Cumhuriyeti, bütçesinin %5′inden fazlasını faize ödeyemez.

3- İlk iki madde değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez!

Aslında Amerika veya Avrupa bizden daha az devletçi oldukları için oralarda değiller. Onlarda devletçi…tıpkı bizim gibi.

Ama arada iki büyük fark var.

a) Büyük iktisatçı Hernando De Soto’nun “Sermayenin Sırrı” isimli dünya çapında yankı uyandıran araştırmasında, isabetle belirttiği gibi gelişmiş ülkelerde, fakir ülkelere oranla ’özel’ araziler ‘kamu’ arazilerine oranla kat be kat daha fazla ve kayıt altındalar. Böyle olunca ne oluyor? Mülkiyet hakları tanınıyor, adam oturduğu evini ipotek gösterip kredi alabiliyor, ticarete hızla dahil olabiliyor.

Bizde ise kamu arazilerine yapılmış kayıtsız, tapusuz evlerde yaşıyor insanlar…Çoğu gecekondu…Hal böyleyken adam yıllarca oturduğu evi bankaya ipotek falan gösteremiyor, dolayısıyla bir sermayeye sahip olamıyor. Varlık içinde zorla yoksulluğa mahkum ediyoruz insanları. Yoksa fakir ülkelerdeki insanlar doğuştan aptal falan doğmuyorlar ki! İnsanlar her yerde aynı..uygulanan sistemler farklı.

Başka bir yazımda bu konuya değişmiştim (Bkz. Afrika Neden Fakir? ). Daha detaylı bilgi için lütfen en yakın kitapçıdan “Sermayenin Sırrı”nı edininiz.

b) Türkiye yıllarca bütçesinin yarısını faize ödedi. Yıllarca %50 gibi payı biz sadece faize verdik. Devlet geriye kalan %50 ile halkın sağlık, eğitim, adalet, ulaşım vs…gibi muazzam para gerektiren ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştı. Peki gelişmiş ülkelerde bütçenin yüzde kaçı faize gidiyor biliyor musunuz? Yaklaşık %5-10 arası…

Adamlar bizim aksimize paralarını faize değil içeride ürettikleri hizmetlere (sağlık, eğitim, adalet, ulaşım vs..) aktarınca istedikleri kadar devletçi olsunlar çok da etkilenmiyor. Zira “çarpan etkisi” diye bir şey var. Bir harcama, diğerini tetikliyor..Tamam, bu hizmetler özel sektör tarafından karşılansa, rekabet gelse, devleti tamamiyle bu işlerden çekebilsek belki bu hizmetler şimdi olduğundan daha ucuza ve daha kaliteli bir şekilde karşılanacak ama gerçek şu ki, bütçenin çoğunu faize değil, bu hizmetlere harcarsan, ne kadar devletçi olursan ol gelişiyorsun. Önemli olan o bütçedeki o faiz payını mümkün olduğunca müreffeh ülkeler seviyesine çekebilmek.

Ne Yapılmalı? 

Ve Türk ekonomisinin hızla gelişebilmesi için bu iki sorunu acilen çözüme kavuşturması gerekiyor. Bu ise çok zor değil, hatta hiç.

1- Hükümet acil bir yasayla atıl durumdaki tüm kamu arazilerini satışa sunup, kamusal sahiplikten çıkartmalıdır.

Buna ek olarak yapacağı büyük özelleştirmeler ile iç borcu (para kalırsa dış borcu da) sıfırlayarak bu faiz oranını minimum seviyelere indirmelidir.

2- Tüm kayıtsız taşınmazlar (arsa ve evler) kayıt altına alınmalı, tapusuz arazi-ev kalmamalı ve bunlar bu sayede ekonomik aktiviteye dahil edilmelidir.

Türkiye’de tapusuz evlerde yaşayan insanların oranı (gecekondulaşma) oldukça yüksek bir orandadır. Türkiye bu tapu reformunu hayata geçirmeden kalkınamaz.

Dünyanın en ileri ülkeleri geçmişte bu tapusal reformları uyguladılar, zaten o yüzden dünyanın en ileri ülkeleri oldular. “Sermayenin Sırrı” adlı kitapta bu tarihsel tecrübelerin hepsi var. Yani, bu satırların yazarı yeni bir şey önermiyor!

Hiç bir gelişmiş ülkede, toplam toprak bütünlüğünün büyük kısmı ’kamu’ sahipliğinde değil, ‘özel’ ellerdedir. Bizde ise tam tersi.

Bu taşınmazlar ne yapılıp edilip, ekonomik aktiviteye dahil edilmelidir. Böylece şu an yoksul dediğimiz insanların bir sermayesi olacak ve onlar bu sermayeyi teminat göstererek çeşitli pek çok iş dalı yaratabilecek, gayriresmi yaşamlarına son vereceklerdir.

Bu iki büyük reform gerçekleşebilirse Türkiye gerçek bir ’süper güç’ olur. Mevcut durum devam ederse işte böyle eder, gelişmeyi Tanrı’dan bekleriz. Aslında bu reçete sadece Türkiye için değil, gelişmekte olan tüm ülkeler için geçerlidir. Yeter ki bunları uygulayabilecek, algılayabilecek siyasi irade mevcut olsun.

Hakkında

Soner politik konularda liberal, belirli gunler sosyalist, evsiz gordugunde acilen komunist, Cuma'lari muhafazakar, hatta Carsamba'sina yobaz, kamusal alanda anarsist, iyi bir cevreci, istikrarli bir hayvansever, bu yuzden kullanmadi hic sineksavar...

Diğer yazılar

Haz İle Doğruluk

- Hazzın peşinden koşarken ‘doğru’ olmaya neden bu kadar gayret edelim ki?

- Cennetin eşiğine varalım derken cehennemin beşiğine düşmeyelim diye.

Bugün buna benzer bir şey okudum, tam böyle miydi hatırlamıyorum…

Hayat felsefemi mi özetliyor, yoksa bana mı öyle geliyor?

Soner Hoca 19 Aralık’ta Konuşacak

19 Aralık 2009′da LDT’nin düzenlemiş olduğu Cumartesi Seminerleri’nde “Sosyal Devlet Ve Ayrımcılık” başlıklı bir seminer vereceğim.

İlgili arkadaşlara duyurulur.

Yer : Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi - Seminer Salonu

Tarih : 19 Aralık 2009 Cumartesi

Saat : 16:00 - 18:00

Açık Adres : Kızlarağası Medresesi - Divan Yolu Caddesi - Hoca Rüstem Sokağı - No:6 Sultanahmet/İstanbul

(Sultanahmet Tramvay Durağı’nın yakınında)

Katılım sınırlı olduğundan önceden kayıt yaptırmanızı öneriyorum. Zira kayıt yaptırmak zorunluymuş.

Kayıt için : Serpil Koçtürk - 0312 231 60 69 - serpilkocturk@liberal.org.tr

Sigara Yasağı Ve Konuşamayan Bebekler

Dün trafikte ilerlerken yanımdan geçen arabayı kullanan bayan sürücünün sigara içtiğini ve bunu arka koltuğa bağladığı iki bebeğine rağmen yaptığını gördüm.

Görüntünün verdiği rahatsızlıkla arabanın peşine düştüm ve sıkışık trafik sayesinde, bir kaç hamleden sonra yanyana gelmeyi başardım.

“Hanımefendi bari bebeklerinizle aynı arabada içmeyin şunu” şeklinde bir ‘duman avcısı’ edasıyla seslendim…

‘Hey Allahım sen bana sabır ver yarabbi’yi andıran gülümsemesiyle ;

“Nerede içeyim?” dedi…

Anlamsızlaştı gözlerim…

Gerçekten nerede içecekti?

Arkadaşlarıyla kahve içmeye gittiği kafede? Şirketteki odasında? Yemekten sonra restoranda? Nerede?

Onu kesinlikle ikna edemeyeceğine inandığım son cümlemi söyleyip kaçtım yanından ;

“Olsun, bebeklerinizin yanında içmeyin..onlar daha çok küçük.”

Kendisi muhtemelen beni muazzam bir sigara düşmanı, yasağın yılmaz savunucusu ve hayatında ağzına hiç sigara sürmemiş bir avanak apti olarak düşünmüştür.

Ama yukarıda yazılanlardan sadece birisi doğru…Evet ağzıma hiç sigara sürmedim. Tabii avanak aptiğilim de tartışılır.

Ancak ne amansız bir sigara düşmanıyım, ne de yasağın yılmaz savunucusu. Tersine, insan hak ve ihlallerine modern bir örnek teşkil ettiğine inandığım yasak hakkında daha önce bir yazıda yazdım, okuyanlar bilirler.

Bir devletin, kendine göre ‘iyi’ olarak tanımladığı bazı değerleri benimseyip vatandaşlarına ‘zorla’ dayatmasının muhakkak kimi görünmeyen, istenmeyen, planlanmamış sonuçlar yaratacağına olan ’sezgisel inancım’ bu yasak üzerinde daha fazla düşünmemi zorluyor.

Aslında fransız düşünür Bastiat bu düşünce tarzının en iyi temsilcisidir ama biz de onun kadar olmasada bu şekilde düşünmeye çalışalım bakalım.

Yani?

Yani devlet bazen “iyi” şeyleri kanunlarla-zorla yaptırmaya çalışır..

Mesela?

Mesela ülkede kiralar yüksektir. Devlet kira artışına sınırlamalar getirir. Fakirlerin fazla kira ödememesi için. Bu kanunu uzun süre uygulamaya kalkmak, aslında ‘istenmeyen’ sonuçları beraberinde getirir. İnşaatlar yavaşlar, emlak planları rafa kaldırılır, ev sahipleri kanunun değişeceğini bekleyip evlerini kiraya vermeyi ertelerler..vs..

Sonuçta kaybeden yine fakirler olur. Evsiz kalırlar. İyi niyetler kötü sonuçlar doğurmuş olur. Ama bunu başında görmek çok kolay değildir.

Veya ekmek fiyatları…

Devlet, fakirler daha çok ekmek yiyebilsin diye ekmeğin fiyatını 1 kuruş olarak belirlese, bu fiyatın üzerindeki satışları yasaklasa sizce fakirler daha çok ekmek yiyebilirler mi?

Kira örneğindeki mantıktan yola çıkarak bunun sonucunu da siz bulmaya çalışın…

Şimdi yine “iyi” niyetlerle yapılmış bir yasak var önümüzde. Aslında çok masum ve çok da faydalı gibi görünüyor. Ama yok mudur bu sigara yasağınında görünmeyen, istenmeyen, planlanmamış sonuçları?

İşte dün gördüğüm örnek…

Belkide sigara yasağı en çok bu konuşamayan bebekleri vuruyordur…

Çünkü artık neredeyse sadece onların yanında içmeniz serbest…yani evde ve kendi arabanızda…bu bebeklerin çoğunlukla ebeveynleriyle dolaştığını düşünürsek…ülke çapında hayal ettiğim manzara beni ürkütüyor…

Havuz Problemi

Yaşamakta olduğum sitenin özel bir havuzu var..

Her gün akşamüstü 4′ten sonra gidip vakit geçiriyorum…

Bomboş bir havuz…

Sinir bozucu bir sakinlik…

Arada bu sakinliği bozmayı başaran tek şey 3 yaşındaki bir çığlık…

Derinden bir yabancı müzik…

Üstünde insan olan en yakın şezlongla aranızda 12 şezlong var…

Havuzdan istifade edenler kimler biliyor musunuz?

Görevliler, görevlilerin kardeşleri, garsonlar, çocuk bakıcıları…

Sahi ne oldu o siteye taşınırken kurduğunuz hayallere?

Hani havuza girecektiniz? Hani tenis oynayacaktınız? Hani spor yapacaktınız o çamlar arasında?

Hep ekip biçmek istediğiniz bahçenizi bahçıvana, doya doya sevmek istediğiniz çocuklarınızı bakıcıya, havuzunuzuda görevlilere bıraktınız…

Siz nerdesiniz?

Hangi iş anlaşmasını yapıyorsunuz?

Yeni projenizde hedefiniz kaç milyon dolar?

Ve ne yapacaksınız o parayı?

Bir akşam üstü havuz başında, elinizde kitabınız ve önünüzde karpuzunuz olmadıktan sonra…

Sahi ne yapacaksınız?

Yine sadece uyumak için uğradığınız evler mi alacaksınız? Daha mı çok bakıcı tutacaksınız çocuklarınıza? Belki yeni bir bahçıvan daha alırsınız…

Ve paranın bir amaç değil araç olduğunu illa 80 yaşında mı anlayacaksınız?

Rastlantı…

Rastlantılar… 

Hergün milyarlarca insan, kaldırımda, kırmızı ışıkta, alışveriş merkezlerinde, gittiği sinema salonunda, vs’de..birbiriyle karşılaşıyor.

Hiç biri birbirini tanımıyor ve çoğu birbirinin suratına bakmıyor bile. Halbuki bu okadar büyük bir mucize ki!

Dünya nüfusu 6.6 milyarı geçti. Buna göre, kaldırımda yürürken karşıdan gelen ‘yabancı’yla aynı yer, aynı gün, aynı saat, aynı dakika ve aynı saniyede karşılaşma oranımız muazzam bir olasılık hali. 

Evet ama biz henüz yanımızdan geçip giden veya aynı filmi aynı seansta, yanyana koltuklarda izlediğimiz hiç bir yabancıyla buna şaşırmadık değil mi? 

Aksine, bu büyük rastlantıları yaşadığımız insanlara suratlarımızı çevirdik, onlarla hiç konuşmadık, onlardan çekindik ve hatta tebessüm dahi etmedik…

Düşünsenize, farklı topraklarda doğuyoruz, farklı şehirlere taşınıyoruz, farklı okullarda okuyoruz, farklı çevreler ediniyoruz, bugün evden çıkarken annemizle tartışmamız uzun sürdüğü için 17:34 yerine 17:41′de evden adımımızı atıyoruz, gazete bayiinin önüne gelip her gün okuduğumuz gazeteyi istiyoruz ve sizinle aynı gün, aynı saat, aynı dakika, aynı saniye aynı bayiiye biri geliyor, başka bir gazete istiyor.

Onunda tıpkı sizin gibi bir hayat hikayesi ve mücadelesi var ama karşılaşıyorsunuz işte…

Hiç şaşırmadan, konuşmadan-etmeden-birbirinizi merak etmeden, farketmeden o da sizin gibi gazetesini alıyor ve hayat kaldığı yerden devam ediyor…

Halbuki bu rastlantının olma ihtimali kaça kaç hiç düşündünüz mü?

Bundan sonra yanınızdan geçip gidenlere en azından somurtmayın, güzel güzel bakın hatta tanışın, konuşmaktan çekinmeyin, bu büyük bir rastlantı!

Size söylüyorum Starbucks’ta oturup tek başlarına kahve içenler! Kalkın ve aynı masada oturun!

Serbest Piyasa Ve Katırcıoğlu’nun İktisadı (2)

Üçüncü argüman : “Serbest Piyasa Toplumsal Çıkarı Düşünmez” midir? 

Öncelikle “serbest piyasa” diye bir insan olmadığından, bu tartışmayı serbest piyasada faaliyet gösteren bir işadamı üzerinden yürütmek daha anlamlı olacaktır.

Bir işadamı ne yapar? O, toplumun işine yarayan, toplumsal çıkara hizmet eden bir ürün yaratmazsa o ürünü nasıl satar? Dünyanın en zor şeyi, bir hizmet sunarak kişilerin cebinden gönüllü bir şekilde parasını alabilmek değil midir? Bir fırıncı bozuk, bayat, kötü kalitede ve pahalı ekmekler üreterek serbest piyasada yaşamını sürdürebilir mi?

Televizyonlar, telefonlar, fırınlar, hesap makineleri, mp3 çalarlar, klimalar, çamaşır makineleri, bulaşık makineleri, ısıtıcılar, bilgisayarlar, buzdolapları, arabalar, telsizler, çöp öğütücüleri, emar makineleri ve daha sayamadığım binlerce, milyonlarca işimize yarayan, toplumun kullandığı ürünler…hepsi neden yaratıldı? Bunlar toplumsal çıkarlarımıza ters ise toplum neden bunları kullanıyor?

Serbest piyasaya yöneltilen argümanların çoğu anlamsız olabilir. Ama en insafsızı budur herhalde.

Piyasa ekonomisinde siz topluma fayda sağlamadan ancak hırsızlık yaparak veya devlet ihalelerinde kayrılarak gelirinizi arttırabilirsiniz. Aksi halde muhakkak topluma faydalı bir şeyler üretmek zorundasınızdır. Elbette bu yaratılan ve kullanılan her ürünün topluma faydası olduğu anlamına gelmez, ama çoğunlukla böyledir. Toplumsal ve yoğun bir şekilde kullanılan ‘çoğu’ ürünün mutlak bir faydası vardır.

Dördüncü argüman : “Kar Güdüsü İnsanlığın Düşmanı” mıdır? 

Yukarıda saydığımız ve sayamadığımız binlerce, milyonlarca ürün neden üretiliyor sanıyorsunuz? Kar güdüsünün yasaklandığı totaliter/kolektivist hangi toplumsal sistem insanoğluna faydalı bir ürün yaratabilmiştir? Kuzey Kore yapımı ve marketlerde satılan kaç tane ürün var? Sovyetler Birliği’nden geriye Kalaşnikof’undan başka ne kaldı?

“Kar güdüsü” toplumsal belleğimize olumsuz olarak kazındı. Kar etmek canice bir duygu gibi algılanıyor ve bu algının kısa zamanda değişmesinide beklemiyorum. Ancak ‘kar güdüsü’ aslında ister istemez hepimizin paylaştığı, paylaşmak zorunda olduğu, mevcut şartlarımızı iyileştirmek için sık sık bizi yönlendiren evrensel ve ‘insani’ bir güdüdür. Kötü ve ayıplanması gereken bir güdü olmadığı gibi, başkalarından dilenmeden, bir fayda yaratıp satarak, kendimizin, ailemizin geçimini sağlamaya çalışırken kullandığımız erdemli bir güdüdür.

Ekonomideki üretken faaliyetlerinde baskın güdüsüdür. O olmasaydı, hayatımızı kolaylaştıran nice üründen mahrum kalacaktık. Bugün sahip olduğumuz modern kanalizasyon sisteminin bile altında o güdü yatar. Eğer çalışmanın ve yatırım yapmanın ödülü yoksa, iş ve yatırımlarda yoktur. Daha az suyla çalışan çamaşır makinesini, kar etmenin yasaklandığı bir toplumda neden icat etmek isteyesinizki?

Katırcıoğlu’nun İktisadı 

Son olarak, bu uzun makaleyi yazmama sebep olan Katırcıoğlu kaleme aldığı yazılarında, suçladığı serbest piyasaya alternatif bir sistemden bahsediyor ama yazdıklarından net olarak bir şey anlamamız mümkün değil. Bu, haliyle kendisini eleştirilemez kılıyor. Piyasa ekonomisinin alternatifi sosyalizmdir. Bunu mu istiyor? Hayır. Karma bir ekonomi anlayışı mı istiyor? Bu da değil…

 “Siyasi anlamda demokratik taleplerimizi nasıl belirliyorsak, şirketlerin ekonomik kararlar alınırkende böyle bir demokratik oylama yapması”nı istiyor. “Kararı patronlar vermesin, işçilerle beraber ‘toplumsal çıkar’a uygun ortak karar alınsın” diyor. Kulağa hoş gelen bu sistem acaba nasıl bir sistem? Sendikalinizm mi? Belki o da değildir. Yatırımları kim yapacak? İşçiler zarara da ortak olacak mı? Ben bir ürün icat edip seri üretime karar verdiğimde, kazancımı ille de onun montajına yardım eden işçilerle paylaşmak zorunda kalacak mıyım? Onun nasıl montaj edilmesi gerektiğine de yine hep beraber ‘demokratik’ bir şekilde mi karar vereceğiz? Katırcıoğlu’nun savunduğu görüşü tam olarak anlatan sistematik bir ekonomi kitabı var mıdır? Varsa eserin adı ve yazarı kimdir?

Kendisi ilerideki yazılarında beni aydınlatırsa memnun olurum. Hem belki benimle beraber nice meraklı da bundan faydalanır.

Serbest Piyasa Ve Katırcıoğlu’nun İktisadı (1)

Bu makale, Taraf Gazetesi yazarlarından Erol Katırcıoğlu’nun çeşitli tarihlerde kaleme aldığı ‘Sol Ve Piyasa (1 , 2)’ başlıklı yazılarına karşıt bir denemedir.

Katırcıoğlu yazmış olduğu yazılarda Serbest Piyasa’yı sadece zenginleri koruyan, fakirleri ilelebet fakir kalmaya mahkum eden, doğru dürüst bir zenginlik üretemeyen, aksine müthiş eşitsizlikler ve adaletsizler üreten bir sistem olarak tanımlamaktadır.

Öncelikle bu satırların yazarı dahil olmak üzere dünya üzerinde yüzbinlerce serbest piyasa/piyasa ekonomisi savunan araştırmacı, düşünür ve akademisyen vardır. Eğer serbest piyasa Katırcıoğlu’nun çizmiş olduğu çerçevede bir sistem ise, sanırım bizlerde fakirlerden nefret eden, sürekli zenginlerin kazanmasını isteyen, ekonomik eşitsizlikleri arzulayan, içinde en ufak insan sevgisi olmayan, hayvani varlıklarız.

Böylesine ‘insanlık dışı’ bir düşünceyi savunabilmek mümkün olabilir mi? O halde piyasa ekonomisi taraftarlarının gerçekte neyi savunduklarına kulak vermekte yarar var. Piyasa ekonomisi fakirler için daha iyi yaşam standartları sunmasaydı emin olun onu bir dakika bile savunmaya çalışmazdım.

Birinci argüman : “Serbest Piyasa’da fakirler zengin olamaz” mı?

Yukarıdaki marksist argüman yüzyıl önce savunuluyor olsaydı, sanırım en ateşli piyasa savunucusunun kafasında bile “acaba?” diye bir soru işareti oluşabilirdi. Günümüzde ise bu argümanın bir hurafe olduğunu ispat etmek hiç de zor değil.

Çünkü dünün fakir olarak adlandıracağımız insanları bugün en zenginler listesine bile giriyorlar. Dünyanın en zengin insanlarının bir çoğu çocukluklarında alt ve orta kesime mensup ailelerin çocuklarıydı.

Bill Gates, Michael Dell, Steve Jobs, Masaru Ibuka, Karl Albrecht, Google’ı kuran Sergey Brin, Larry Page vs…bunlardan sadece birkaçı..

Sadece dünya değil, Türkiye’nin en zengin iş adamlarınında bir çoğunun zor çocukluk yılları geçirdiğini biliyoruz. Hepsini geçin, çevrenize bakın…çevrenizde de muhakkak varlıklı insanlar ve onların şaşırtıcı hayat hikayeleriyle karşılaşacaksınız.

Eskiden insanlar doğuştan fakirlerse, fakir öleceklerine inanırdı. Günümüzde ise modern insanın algısı değişti. İnsanlar görece fakir doğsalarda bir gün zengin olabileceklerine inanıyor, bu uğurda çalışıyor ve olabiliyorlar.

Amerikan dolar milyarderlerinin beşte dördünün servetlerini miras yoluyla değil, bir şeyler yaratıp kazanmış olmaları bunun en önemli delili.

Elbette görece fakir doğan insanların bir servete kavuşmaları, hayat standartlarını yükseltmeleri, görece zengin olanlara göre daha yorucu bir süreç. Ama bu neden bizim piyasa ekonomisini suçlu ilan edip asmamıza sebep olsun ki?

Keşke öylesine bir ekonomik sistem icat edilmiş olsa da, yeryüzünde yoksulluktan uzak bir ‘cennet bahçesi’ oluşturabilsek. Maalesef ne piyasa ekonomisi ne de bugüne kadar denenen başka sistemler bunu başaramadı ve uzun vade de başaracağa benzemiyorlar. Ancak piyasa ekonomisi, kullanılan ekonomik sistemler içerisinde yoksullukla en etkili şekilde savaşmış sistemdir. Savunumun yegane sebebide bu yadsınamaz gerçektir.

Herkesi maddi anlamda eşitlemeyi deneyen totaliter sistemlerin bunu başaramadıklarını, başarsalar bile herkesi ‘fakirlikte eşit’lediklerini yeterince tecrübe etmedik mi? Bu ‘doğaya karşı isyan’ımıza bir son vermemiz için yeterince acı ve açık bir olgu değil miydi?

Serbest piyasanın fakirlerin aleyhine olduğu doğru olsaydı, piyasa ekonomisinin ilkelerini (özel mülkiyet, serbest ticaret özgürlüğü, hukukun hakimiyeti vs..) görece daha çok uygulayan ülkelerin fakir kalması gerekmez miydi? Halbuki piyasa ekonomisini daha çok uygulayan ülkeler yoksullukla savaşmada daha başarılı olmuşlardır. Hong-Kong’ta, Amerika’da veya İngiltere’de yaşayan bir işçinin, bir otomobil alabilmek için Rusya’daki işçiden daha az saat çalışmasının nedeni de budur.

Her şey bir yana, serbest piyasa yüzünden fakirler sürekli fakir kalsaydı, ‘mantık gereği’ dünyadaki üzerindeki hiç bir devlet bir gelişme kaydedemezdi. Zira tüm ülkeler görece “fakir” olarak yola çıkmışlardır.

Neredeyse bütün vatandaşların yoksul olduğu 1950’li yılların Hong-Kong’unu düşünelim. Çin’den düzenli ve yoğun miktarda göç almasına rağmen Hong-Kong bugün dünyanın en zengin ülkesidir. Peki bu ülke serbest piyasa dışında bir sistem uyguladı da biz mi bihaberiz?

Her yıl yayınlanan Ekonomik Özgürlük Endeksi’ne göre serbest piyasa ilkelerini daha çok uygulayan ülkeler, daha çok kişi başına gelire sahip ülkelerdir.

Piyasa ekonomisinin fakirlerin aleyhine olduğu argümanı, günümüzde üçüncü sınıf bir ‘sosyalist ezber’den başka bir şey değildir.

İkinci argüman : “İnsanları Maddi Yönden Eşitlemek İyi Bir Şey” midir? 

Aslında ‘maddi yönden eşitlik’ kendi başına temelsiz bir argümandır. Varsayalım, sizin modern ölçülerde ‘iyi’ bir hayat yaşamanız için yaklaşık ayda 15.000 TL kazanmanız yetiyor. Başkalarının ayda 2 Milyon veya 50 Milyon TL kazanması, elbet onlarla aranızda bir ‘uçurum’ olduğunu gösterir ama bu, sizin sözkonusu ‘eşitsizlik’ten muzdarip olduğunuzu göstermez.

Konuyu daha iyi anlamamız için bir örnek verelim : Ekonomik yönden eşitsizliği ölçmek için araştırmacılar ‘gini katsayısı’nı kullanırlar. Buna göre bir ülkenin gini katsayısı ne kadar yüksek ise o ülkede ‘gelir eşitsizliği’ o kadar fazladır. Şimdi size bir soru ; gini katsayısı yüksek, yani gelir eşitsizliği fazla olan Amerika’da mı yaşamak istersiniz? Yoksa Amerika’ya göre çok daha ‘eşitlikçi’ bir dağılıma sahip Azerbaycan’da mı? Kanada’da mı yaşamak istersiniz? Yoksa Kanada’dan çok daha ‘eşitlikçi’ Özbekistan’da mı? Sanırım bu konuda daha fazla yoruma gerek yok.

‘Maddi Yönden Eşitlik’ argümanını sık sık kullananların bir başka anlayamadığı şey zenginlerin çok daha zengin olmalarının ille de birilerinin fakir olmasını gerektirmediğidir.

Toplumsal servet sürekli yaratılmaktadır. Zenginlik ve ‘pasta’ sabit değildir. Pasta sürekli büyümektedir. Genelde kullanılan ‘zenginler daha zengin, fakirler daha fakir oluyor’ ezberininde ancak yarısı doğrudur. Evet zenginler daha zengin oluyor ama fakirler daha fakir olmuyor, ‘daha az fakir’ oluyorlar.

Mesela Çin. Çin küreselleşmeye adapte sürecini son yıllarda iyi kullanarak, 1978’den sonra ekonomisini daha liberalize ederek milyonlarca vatandaşını ‘daha fakir’ olmaktan kurtardı. Tarım liberalizasyonu sayesinde 800 milyon Çin’li çiftçi gelirlerini iki katına çıkarttı. Bu ille de birilerinin fakir olması uğruna olmadı.

Ya Hindistan’a ne demeli? Reform başlattığı doksanlı yıllarda Hindistan ekonomisi muazzam büyüdü. Sadece 93-99 yılları arasında 1966’da %62 oranında olan yoksulluk oranı %32’ye düştü. Sırf bu sayede 300 milyon Hindistan vatandaşı yoksulluktan kurtuldu. Bunlarda birilerinin fakirliği uğruna olmadı.

Çünkü ekonomide pasta sabit değil, sürekli büyümektedir..Yıllık büyüme hızlarınızı ne kadar arttırırsanız, pastanızı o oranda arttırırsınız ve birilerinin büyümesi ille de birilerinin kaybetmesi anlamına gelmez, eskiden verimsiz kullandığınız kaynakları, şimdi daha verimli kullandığınız anlamına gelir.

Makalenin ikinci bölümü “Serbest Piyasa Toplumsal Çıkarı Düşünmez mi?” ve “Kar Güdüsü İnsanlığın Düşmanı mıdır?” türündeki diğer sol argümanları da inceleyip Katırcıoğlu’nun kafasındaki ‘bulanık’ iktisadi düşünceyi ‘netleştirmeye’ çalışacaktır.

Şimdi Siz Gazeteci misiniz?

Genelkurmay yıllardır bazı gazeteleri basın toplantısına davet etmez.

Bu gazeteler yakın bir zamana kadar ZAMAN, VAKİT gibi dindarlara yakın gazetelerdi…

Bunlara son zamanlarda TARAF da eklendi. TARAF, yayın hayatına başladığı günden bu yana Genelkurmayın basın toplantılarına davet edilmiyor.

Davet edilenlerde paşa paşa gidiyor…

Hemde en üst düzey yöneticilerini gönderiyorlar (Uğur Dündar, Mehmet Ali Birand vs..).

Sanki Genelkurmay’ın böyle bir karar verebilme hakkı varmış gibi, bunlar olağan karşılanıyor…

Öncelikle Genelkurmay hiç bir basın kuruluşunu ‘düşman’ olarak görüp (bu düşmanların içinde Türkiye’nin en çok satan gazeteside var), basın toplantısına çağırmama gibi bir ‘çocukluk’ içine giremez.

Orası kimsenin şahsi malı değil. Orası bir kamusal alan.

Orgeneral Başbuğ görüşmek istemediği kişileri ancak evine davet etmeyebilir.

İkincisi, kendilerini ‘demokratik’, ‘özgürlükçü’ vs..gibi tanımlar içine sokan basın çalışanları, bu tanımlardan az da olsa nasiplenmişlerse, o toplantılara gitmez, meslektaşlarının haklarına sahip çıkarlar.

Ayıptır ayıp.

Kocanız Neye Emanet?

Geçtiğimiz haftalarda Kanal D’de yeni bir yarışma başladı : ”Kocam Size Emanet”.

Kocalarının evlendikten sonra iyice ’saldıklarını’ iddia eden kadınlar, kısaca onların artık eskisi gibi olmadıklarını, dış görünümlerine özen göstermediklerini, kilo aldıklarını, özel günleri hep unuttuklarını, kabalaştıklarını, ricaların yerini emirlerin aldığını vs…falan söylüyorlar.

Değişmeleri için kocalarını programa göndermişler.

Programda erkekler bir hafta bir evde yaşıyorlar ve sporu, sağlıklı beslenmeyi, dans etmeyi, iyi giyinmeyi, kadınlarla nasıl konuşulması gerektiğini, kişisel cilt bakımlarını falan öğreniyorlar..kel olanlara saç bile ekiyorlar.

Hakikaten de, evden çıktıklarında bazı adamların hem dış görünümlerinde hemde davranış kalıplarında büyük değişimler oldu.

Bütün bunlar bir yana, merak ettiğim ise şu oldu ;

Yahu ’değişsin’ diye eve soktuğunuz o adamlar daha yakışıklı olunca, kilo verince, cilt bakımı yaptırınca, daha iyi giyinince, daha güzel dans edince size daha mı çok bakacak? Sizinle daha mı çok ilgilenecek?

Eski haliyle size bakmayan adam, yeni haliyle neden baksın?

Tersine, kocalarının değişmelerini istiyorlarsa kadınları o eve sokmak lazım…

Aksi halde, biri bu kadınlara boşanma sürecini hızlandırdıklarını söylesin lütfen!

Melodram

Bugün ilk defa, kendi cep melodimden farklı (hemde oldukça alakasız) bir melodiyle çalan başkasına ait bir telefonu algılayamayıp, ”acaba benimki mi çalıyor?” diye kendi cep telefonumu kontrol ettim.

Ayrıca ilk defa hayatımda bu kadar bozuk bir cümle kuruyorum. Yukarıdaki cümle içerisinde fazladan, gereksizce kullandığım “cep”, “telefon” ve “bir” kelimelerinden en yüksek tasarrufu sağlayacak kişiye 10 yıl sonra açıklayacağım hayatın sırrını bugünden anlatacağım.

Neyse ne diyorduk? Evet…bambaşka bir melodiye benimki mi çalıyor diye baktım…

Yani? Yani yaşlanıyorum ben…Tam yaşlı hareketi…

Ne zaman oldu? Bugün oldu. Ne hissettin? Kötü bir şey. Geçer mi? Bilmem…Gençlere tavsiyeniz? S.ktir git babanla dalga geç sen…

ACF loading animated gif