Yepyeni

Soner Hoca Ne Eylerse Güzel Eyler

Soner Hoca 15 Nisan günü hükümete ne çağrısı yapmıştı?

“…Türkiye sana sesleniyorum: Pirinç kuyruklarında insanların yaşadığı eziyeti gördüm, hala neden ithal pirinçten %45 oranında gümrük vergisi alıyorsun?”

Peki hükümet 17 Nisan günü ne karar aldı?

“…Pirinç fiyatlarındaki hızlı yükseliş, hükümeti de harekete geçirdi. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) 100 bin ton gümrüksüz pirinç ithalatına izin vermesine ilişikin karar Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı.”

Allah’tan başka birşey isteseymişiz…

Hakkında

Soner politik konularda liberal, belirli gunler sosyalist, evsiz gordugunde acilen komunist, Cuma'lari muhafazakar, hatta Carsamba'sina yobaz, kamusal alanda anarsist, iyi bir cevreci, istikrarli bir hayvansever, buyuzden kullanmadi hic sineksavar...

Diğer yazılar

Çözümü Uzaklarda Aramamak: Açlık ve Piyasa

İnsanoğlu, varolduğu andan itibaren açlık ve yoksullukla mücadele etmiştir, etmektedir.

Bugünlerde de, gazete köşelerini gıda fiyatlarında meydana gelen olağandışı artışlar süslüyor. Devlet kapılarındaki pirinç kuyruklarından haberler veriliyor.

Böyle zamanlarda en çok gözlemlemeyi sevdiğim şey, diyalektik bir biçimde hayalini kurduğu ‘devrim’in gerçekleşmesini bekleyen ve buyüzden dünya ticaretinin zaman zaman yaşadığı dönemsel fiyat artışlarından ilginç bir şekilde ‘haz’ alan insanların yarattıkları komplo teorileri…

Beklenmeyen bu fiyat artışının ardındaki sebeplere bakıldığında Çin ve Hindistan’ın artan talebi, kuraklık, bio yakıtlar vs..başta sıralanıyor. Elbette sebepler bunlar olabilir. Peki ya yapılması gerekenler?

Gerçekten yapmamız gereken hangisi; mevcut durumun baş sorumlusu merkezi planlı sisteme yeniden bir ‘plan’ için çağrıda bulunmak mı yoksa oy peşinde koşmaktan başka bir işleri olmayan politikacılardan çok, kar peşinde koşmaktan başka bir işleri olmayan işadamlarına güvenmek mi?

Bizi herzaman ikincisi doyurur ve giydirir. İlki daha çok boş konuşur. Bunları, hatta daha fazlasını tarih boyunca vaad etmiştir ama yapamaz, yapamamıştır. Hiçbir dünya ülkesinin vatandaşları komünist/sosyalist/planlı ekonomilere yakın idareler altında karınlarını doyuramamıştır. Hepsi açlık çığlıklarıyla yıkılıp gitmiştir. Hangi ülke ki, devletin ticaret üzerindeki kontrollerini azaltıp serbest ticareti teşvik etmişse orada daha çok bolluk/bereket olmuştur.

Bugün yaşanan pirinç fiyatlarındaki artışın sebebini kötü hava durumuna (kuraklık) bağlayabilirsiniz ama daha yapısal bir sebebi var; kötü hükümet.

Evet, havanın derecesiyle basitçe oynayabileceğimiz bir sihirli kumandaya sahip değiliz ama şükürler olsun ki mevcut politikalarla oynayabilecek politika yapıcılara sahibiz. The Economist, “Dünyada Açlık” adlı makalesinde şöyle yazıyor :

” …İyi idare edilen ülkeler asla açlık sorunuyla karşılaşmamaktadır; fakat en kötü beslenen 25 ülkenin tamamı fena şekilde yönetilmektedir…Doğu Kongo’da hiç kimse sığır yetiştirmek istememektedir, zira yağmacı askerler onları çalmaktadır. Barış içindeki fakir ülkelerde bile, toprak kiracılığı çoğu zaman güvence altında değildir. Zimbabwe’de hükümet toprağı kapmakta ve destekçilerine vermektedir. Bu, tarım üretiminin düşmesine neden olmaktadır. Bir çok ülkede bireylerin toprak sahibi olmasına müsaade edilmemekte veya bireyler sahip oldukları topraklara resmi bir geçerlilik kazandırmakta büyük zorluklar çekmektedir… ”

Mesela ben Dünya Bankası Başkanı Zoellick’in yerinde olsaydım ” Fiyatlar böyle giderse dünyada 100 milyon insan açlıktan ölebilir. ” türünden bir açıklama yapacağıma, şu tarz bir açıklama yapardım;

” Fakir ülkelerdeki hükümetlere sesleniyorum: Bu ülkelerde tek geçim kaynağı tarımdır. Bunun önündeki engelleri kaldırın. Çiftçilerin toprak sahibi olmalarını kolaylaştırın. Bunları mülkiyet haklarıyla garanti altına alın.  Ticaretinizi serbestleştirin. Zengin ülkelerdeki hükümetlere sesleniyorum: Sizlerde sübvansiyonları, kotaları, tarifeleri kesin. Size ne tarımdan! Bırakın Vietnam’daki yoksulluktan ölmek üzere olan çiftçi size pirinç göndersin, Afrika’da yaşam mücadelesi veren çiftçi size muz göndersin, Brezilya’dan şeker gelsin…Türkiye sana sesleniyorum: Pirinç kuyruklarında insanların yaşadığı eziyeti gördüm, hala neden ithal pirinçten %45 oranında gümrük vergisi alıyorsun? ”

Zira böylesi daha anlamlı olurdu ama malesef Dünya Bankası başkanı değilim.

Son olarak; bugünün ortalama insanı 1500′lü yıllardaki krallardan çok daha iyi bir yaşam standartına sahiptir. Endüstri Devrimi’ne kadar yaşayan kahir ekseriyet açlığı bir ‘dünya hali’ olarak kabul etmişti. Onlar için hayat ‘fakirlikten kurtulma’ mücadelesi değildi, hayat ’sadece varolma’ mücadelesiydi. Çok değil, bir kuşak önce dünya nüfusunun %90′ı temiz sudan mahrumdu. Bugün bu oran %15-20′ler civarında. Son yarım yy.’da küresel gıda üretimi ikiye katlandı. Bütün bunlar planlı/sosyalist/komünist türe yakın idareler sayesinde olmadı. Sadece, piyasa ekonomisine daha çok imkan veren, insanların birşeyler üretip satmasını/pazarlamasını daha çok teşvik eden, mülkiyet haklarını kısmen daha çok koruyan-kollayan idareler sayesinde oldu.

“Açlıktan kim sorumlu ve ne yapmalıyız? “ diye çok fazla düşünmenize gerek yok. Göçsel hareketlere baktığınızda bile, insanlar kapalı/baskıcı ekonomilerden, kısmen daha açık ve serbest ekonomilere, hayatlarını riske ederek göç ediyorlar. Bu size birşey anlatmıyor mu?

*Wordpress’teki teknik bir arıza nedeniyle ‘italik’ yapmam gereken bazı cümleleri düz yazı olarak yazmak zorunda kaldım, bilginize…

“Çarşı” Tarihsel Materyalizm’e Karşı!

Hiçbir sabah kalkmadığım kadar erken kalkıp evden çıktım ve köşebaşında aldığım günün ilk “günaydın”ıyla beraber sözkonusu günaydının sahibi tanımadığım şahıs, ‘GASTE’ adındaki gazetenin ‘ücretsiz’ olduğunu söyleyerek elime tutuşturdu. “Gene hangi belediyenin hangi akla zarar hizmeti” diye söylenip, yanımda bulunan arkadaşımı da bu söylentime ortak edip fikri sabah jimnastiğimize oldukça erkenden başlarken , bu ‘günaydınlar’ sahibi tanımadığım şahıslardan yüzlerce, her köşebaşında olduğunun farkına vardım.

Sonra başka köşebaşlarında “20 DK.” adındaki bir başka ‘ücretsiz’ gazetenin de aynı yöntemle dağıtıldığını gördüm. ”Bu da rakip belediyenin herhalde..” asabiyetiyle söylenmemin şiddeti artarken o dakika konuyu mutlaka araştırmam gerektiğine karar verdim.

Hakikaten neyin nesiydi bu ‘ücretsiz’ gazeteler? Şayet bunlar belediyelerinse; gerek ahlaki/etik açıdan -başkalarının parasıyla başkalarına gazete okutmak-, gerek içeriğinde yer alan haberlerin hangi memurun hayat görüşüne ve neye göre seçildiğinin önemi açısından, gerek piyasada ‘normal’ şartlarda rekabet etmeye çalışan gazete şirketlerine yaratılan ‘haksız rekabet’ açısından, herşeyden önemlisi devlete bahşettiğimiz böyle bir keyfiliğin sonunun nereye gidebileceğinin kestirilememesi açısından son derece ‘zararlı’ bir durumla karşı karşıyaydık.

Tam bu hırsla bilgisayarın başına oturmuş, araştırma yaparken birde ne göreyim? Meğer ‘GASTE’ adındaki ücretsiz gazete aslında özel bir şirketinmiş. İstanbul’da 1.000 ayrı noktada 700 görevli tarafından dağıtılan Gaste’nin CEO’luğunu dünyada ücretsiz metro gazetesi trendini başlatan İsveçli Pelle Anderson yapıyor. “20 DK.” isimli diğer gazetenin sahibi ise ‘GASTE’ye rakip Doğan Grubu.

Peki kamu otoritesinin bir şeyi bedava yapmasıyla özel bir şirketin bedava yapması arasında ne fark vardır? Birçok açıdan fark vardır ama en önemli farklardan biri; ‘bedava’ diye birşey olmadığından, maliyetlerin ve olası zararların tüm topluma ‘zorla’ yüklenmesi yerine özel bir şirketin bunları ‘gönüllü’ olarak yüklenmesidir.

Genel itibariyle, ”Fiyatların ve maliyetlerin aşağı, hürriyetlerin ve hayat standartlarının yukarı doğru yol alması” olarak nitelendirdiğim kapitalizm, sanırım birçok engele, haksızlığa ve eleştiriye rağmen Marx’ın ‘tarihsel materyalizm‘ini farklı bir yöne doğru çekiyor. Evet günümüzde pekçok şeyin fiyatı her geçen gün rekabet şartlarından ötürü baskılanıyor, hatta ‘bedava’ dahi olabiliyor.

Ancak sözünü ettiğim durum, ‘malesef’ kamu otoritesinin özel mülkiyetlere zorla el koyduğu proleteryal bir iktidarın faaliyetleri sonucu değil, ‘karşılıklı rıza’ ilkesine dayanan ve bedenine sarılı halatlara rağmen bize o parlak ışığını fırsat buldukça çakan ’serbest piyasa’nın bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi neticesinde gerçekleşmekte…

İslam Karşıtı Sanatsal Savaş ve İran

Biliyorsunuz, geçtiğimiz aylarda Hollanda Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders tarafından yaptırılan 17 dakikalık “Fitna” adlı filmde, terörün kaynağının İslamiyet olduğu iddia edilmişti.

Elbette kıyamet koptu. İslami coğrafyalarda yaşayan milyonlar Wilders’a ölüm tehditleri savurdu, hakkında idam fermanları çıktı, vs…Birçok ülkede sözkonusu filmin gösterimi çeşitli yollarla yasaklandı.

Malesef, apaçık bir hoşgörü dini olan İslamiyet zaman zaman yanlış yorumlanabiliyor. Ve yine malesef ki bunun önüne ne ölüm tehditleri geçebiliyor, ne de idam fermanları…Askine bu türden tepkiler, karşı tarafın elini oldukça kuvvetlendiriyor.

Üçüncü kez malesef ki, ifade özgürlüğü; memleketimizde herzaman unutulsa da, çoğunluk gibi düşünmemeyi, kurulu düzeni sorgulamayı-eleştirmeyi ve hatta toplumu ’sarsıcı’ nitelik taşımayı da içinde barındırmaktadır.

Peki o halde ‘Fitna’yı elimiz kolumuz bağlı izleyecek miyiz? Hayır. Örneğin İran’da bir sivil toplum örgütü, ‘Fitna’ya misilleme yapmak için kolları sıvamış. Sözkonusu kuruluş, İncil’e dayanarak Orta Çağ’da milyonlarca insanın öldürülmesi, tutuklu kadın ve çocukların başlarının kesilmesi, ateşte yakılması gibi konuları işleyen bir film çekmeye karar vermiş.

Hürriyetlerin epey kısıtlı olduğu İran’da yaşamakta olan bireyler, bu ’sanatsal savaş’ın farkına varmış olmalılar ki sözkonusu mücadelenin topla, tüfekle yahut silahla değil, fikirlerle, makalelerle ve çeşitli görsel sanatlarla kazanılacağını biliyorlar. Zira aynı İran, geçtiğimiz yıllarda Müslümanlara karşı yapılan nahoş karikatürlere karşı, “siyonizm” konulu bir karikatür yarışması düzenlemişti.

İslamiyet, kendisini korumak için bizim tehditlerimize muhtaç değil. Tam tersine yapılan saldırılara aynı şekilde ‘görsel sanatlar’la karşılık vermek hem İslamiyet’e, hem ifade özgürlüğüne, hemde müslümanlara okadar çok yakışır ki…

Devlet ve Keyfiyet

İşte size, ‘Devlet’ adını verdiğimiz aygıtın ne kadar da ‘keyfi’ kararlar verdiğini gösteren güzel bir örnek.

Kısaca olay şu : AKP, Sosyal Güvenlik Reformu ile ilgili yeni bir önergeyi meclise sunuyor. Buna göre evli ve çocuklu SSK emeklileri daha fazla maaş alacak. AKP’nin bu önergesi oylamaya sunuluyor. CHP’de maaş artırımını savunduğundan önergeye destek veriyor. Asıl komedi bundan sonra başlıyor. Önergenin kimin tarafından hazırlandığını bilmeyen AKP’li vekiller, CHP’nin desteğini görünce önergeye red veriyor. Ve AKP’nin kendi önergesi, AKP’liler tarafından reddediliyor!

Yani mecliste demek şu tarz bir muhabbet oluyor :

AKP meclise önerge sunar…

1.AKP’li vekil : Şşş..olm ne önergesi bu?

2.AKP’li vekil : Ya işte ssk msk galiba…

Oylamaya geçilir…

1.AKP’li vekil : Napalım abi kabul mü edelim?

2.AKP’li vekil : Abi CHP napıyorsa tersini yap işte…

1.AKP’li : Ha tamam..RED RED!! HAYIR!!

Peki buradan nereye varıyoruz? ‘Devlet’ olarak tanımladığımız, meşru güç kullanımını bir hak olarak kendisine devrettiğimiz, vergi ödediğimiz, kutsal saydığımız, uğruna öldüğümüz yapı, aslında okadar da profesyonel işleyen, herşeyi bilen, ölçüp biçen, ona göre karar veren ve kendisine karşı beslediğimiz hassasiyetleri, aynı paralellikte bize besleyen bir mekanizma değilmiş.

İttihatçı Zihniyet İktidar Mücadelesinde

Yargıtay Başsavcısı’nın 14 martta Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru Türkiye’yi sarstı.

Taraf, Ak Parti’yi kapatma girişimini yüksek yargı üzerinden yapılmış bir darbe denemesi sayıyor ve soruyor: Ak Parti’nin kapatılması kimin işine yarayacak ve neden?

Bu girişimin Türkiye’ye faturası ne olacak? Ekonomi nasıl etkilenecek? Avrupa Birliği süreci aksayacak mı?

Ak Parti ne yapmalı? Demokratlar ne yapmalı? Darbeyi durdurmak mümkün mü?

Seyfettin Gürsel (Bahçeşehir Üniversitesi, Referans gazetesi), Cengiz Çandar (Referans gazetesi) ve Eser Karakaş (Bahçeşehir Üniversitesi, Star gazetesi) bu soruları tartışırken “hukuki değil siyasi bir girişim” saydıkları kapatma davasına ve olası sonuçlarına geniş açıdan bakıyorlar.

Yasemin Çongar’ın hazırladığı bu haberi okumak için tıklayınız.

İllegal Ekonomi Okadar da İllegal Olmayabilir

Modern ekonomilerde her malın bir fiyatı ve talebi vardır. Talebin şiddetine göre fiyatlar değişir. İnsanlar neyi daha fazla arzularlarsa o ‘şey’ o oranda değerlenir ve fiyatı artar. Bu dünyanın kanunudur. Hyundai’nin BMW’den daha ucuz olmasının sebebi üretim maliyetleri değil, insanların bir BMW’ye sahip olma arzularının daha baskın olmasındandır. Ama hiçbir Allah’ın kulu birgün ortaya çıkıpta “Kardeşim BMW’nin fiyatını devlet belirlesin, bu ne pahalılık!” dememiştir.

Ama hemen her sene en az 10 kere, bazı insanlar ortaya çıkıp “Fener maçının biletleri karaborsaya düşmüş! Karaborsacılar milleti kazıklıyor!!” şeklinde yaygara koparırlar

Evet, Fenerbahçe-Chelsea maçının biletleri hızla tükenmiştir ve bilet satıştayken çeşitli sebeplerden dolayı alma imkanı bulamayanlar için karaborsacılar bir umut olmuştur. Ama bizi bizden fazla düşünen medyamız karaborsacılara ‘kazıkçı’ muamelesi yapmaktadır. Halbuki ortada karaborsacıların kazığı falan yoktur. Olsa olsa, Fenerbahçe yönetimi, bilet fiyatlarını ‘yanlış’ belirlemiştir, yani istemeyerek ’damping’ yapmıştır ve talebi olan her mal gibi, onunda fiyatı düzeltilmektedir…

Ben ve benim gibi düşünen bazı arkadaşlar, karaborsacıların bu türden piyasa girip fiyatları yükseltmesine “Demekki o malın fiyatı o değilmiş ve karaborsacılar gerekli düzeltmeyi yapıyor” şeklinde bakarken, sol cenah ise aynı olaya “Hayır, kazıklıyorlar…kimin parası çok ise malı o alıyor, okadar parası olmayanlar ne yapacak?” şeklinde bakmaktadırlar.

Peki bu satıların yazarı neden bir karaborsasever? Çünkü inanılanın aksine, karaborsacılar çok önemli bir iş yapmaktadırlar. Zaman zaman, aynı spor müsabakalarında olduğu gibi ilaçlarda da karaborsa durumları olur. İşte asıl ozaman tüm anti-kapitalist’ler ‘leş kargaları’ edebiyatına başlar, karaborsacılara büyük kin duyar, devlete “ilaçta karaborsa yapan hainleri yakalayın!” çağrıları yaparlar..

Halbuki Karaborsacılar piyasaya çok ‘hayati’ bir sinyal göndermektedirler; Arz eksikliği. Yani piyasaya, talep edilen miktardan daha az malın üretildiğini sinyallerler. Karaborsacılar malın fiyatını ‘olması gereken’e çekince piyasa şunu farkeder: “Hmmm..Demekki biz bu ilaçtan az üretiyormuşuz, daha fazla üretmemiz lazım!”.

İşte bu ‘hayati’ sinyal; başta sermaye sahiplerine sektördeki karlılığı müjdeler. İlaç şirketleri, ilacın alternatiflerini arayan bilim adamları, vs..hepsi harekete geçer. Aski halde kös kös oturur bunlar.

Son olarak, karaborsaya ve oluşan ‘reel’ fiyatlara müdahale etmemeli, sabırla ekonominin daha sağlıklı bir yapıya kavuşmasını beklemeliyiz. Beklemeliyiz ki Keynes’e inat, uzun vadede hepimiz ölmeyelim, yaşayalım.

Youtube ve Yasağın Arkasındaki Müthiş Mantıksızlık

Telekominikasyon kurumu başkanı demiş ki ; “Youtube, Türkiye’nin hassasiyetlerini anlamamakta ısrarlı”. Ondan kapalıymış Youtube. “Anlamıyorlar kardeşim anlamıyorlar!” diyor başkan.

Düşünün…Türkiye’nin bu ‘hassasiyetini’ bilen uyanık ve Türkiye’ye kıl, Yunanlı bir gençsiniz. Evinizdeki bilgisayardan pratik bir şekilde Atatürk’ü alaya alan bir video hazırlayıp siteye yüklüyorsunuz…sonra tüm Türk vatandaşlarının Youtube’a girişini engellediğiniz için kendinizle gurur duyup, orgazm sigaranızı yakıyorsunuz. İşte bukadar basit.

İfade özgürlüğünde ‘hakaret’ olamaz. Sadece Atatürk değil, herhangi normal bir vatandaşa da Youtube’u kullanarak hakaret edemezsiniz ancak burada yanlış olan; hakareti eden değil milyonlarca masumun cezalandırılması.

Bu şuna benziyor; Kadıköy’de serserinin teki birini bıçaklamış, sen tümden Kadıköy’e girişi yasaklıyorsun o semtte birdaha cinayet işlenmesin diye…Is it ok?

Ortak Malların Kadim Trajedisi

İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden birisi mülkiyete olan tutkusudur. İnsan; parayı, mal ve mülkü seven bir varlıktır. İşte bu yüzden insanoğlu tarih boyunca kendine ait mallara iyi, kendine ait olmayan mallara ise ilgisiz/kayıtsız davranmıştır.

İnsan doğasındaki bu sarsılmaz özellik iktisat bilimine de sıçramış ve “ortak malların trajedisi” (the tragedy of commons) olarak adlandırılan teori ortaya çıkmıştır.

Sözkonusu teori, devlete ait olan kamusal malların acı kaderini anlatır. Örneğin Beyazıt Meydanı’nda bulunan, kamuya ait, insanların meydanda oturmaları için tasarlanan banklar vardır. Üzerine ismini yazmayan, aşkını kazımayan veya tahtasını kırmayan mı kalmıştır? Aynı Beyazıt Meydanı’nda Garanti Bankası’nın şubesi vardır. Şube içerisinde de insanların sıralarını beklerken oturmaları için banklar bulunur. Peki Beyazıt’ta yaşayan insanlar, iki farklı banka neden iki farklı ’muamele’ yapmaktadırlar? Çünkü birinci bankın belli bir sahibi yoktur; devletindir. İkinci bankın ise sahibi bellidir; Garanti Bankası.

Bakın yaklaşık 800 (yazıyla sekizyüz) sene önce yaşamış olan katolik papaz St. Thomas Aquinas zamanında bu konuyla ilgili neler demiş ;

Özel mülkiyet insan yaşamı için başlıca üç neden dolayısıyla gereklidir: ilk olarak, her birey bizzat sahip olduğu ve sorumluluğu altında bulunan şeyler için daha fazla çaba sarfeder. Kolektif mülkiyette ve sorumluluğun bir çok kimse arasında paylaştırıldığı durumlarda her birey daha az çalışır ve sorumluluğu başkasına yüklemeye çalışır. İkinci olarak, eğer her bireyin bir işte kendi sorumluluğu olursa, bu durumda işler daha iyi ve etkin bir şekilde yapılır. Üçüncü olarak, herkes kendi sahip olduğu şeylerle yetindiği (re sua contestus est) bir ortamda insanlar arasında barış daha iyi tesis edilebilir.

Peki ben neden bunları anlatıyorum bugün? Çünkü Muğla’daki bir ortak malın başına işte şöyle bir olay gelmiş.

Yeniden Sosyal Güvenlik ve Garibanizmin Çekiciliği

Sevgili arkadaşım Halit, son yazısında, kendine göre yanlış bulduğu Sonerhoca’nın sosyal güvenlik sistemine yönelik görüşlerinden bahsetmiş. Genelde konuları çok uzatmayı sevmediğimden dar bir çerçeveyle görüşlerimi sınırlarım. Bu çoğu zaman karşı tarafta, ‘bazı konulara girmekten kaçınma’ gibi algılara yol açıyor. Bu yüzden sadece bir cevap yerine konuyu toparlayıcı, konu dışına fazla çıkmadan, ikinci bir yazı yazmayı daha uygun buldum.

İkinci dünya savaşından sonra Sovyetlerden etkilenen Avrupa ülkelerinde sosyal güvenlik ve emeklilik sistemleri birer popülizm ve geliri yeniden dağıtma aracı olarak görülmeye başlandı. Sistem artık çalışanların katkılarına göre değil, kamusal olarak finanse ediliyordu. Elbette başta genç nüfus ve az emekli mevcududunda sistem gayet güzel işliyordu. Fakat günümüzde bu dengenin tersine dönmesi modern devletlerin artık kaldıramayacağı, kaldırsa bile ileride nesillerin geçmişe dönük hesap soracakları bir hal aldı. İşte dünyada tümden sosyal güvenlik ve emeklilik hizmetlerinin reforme edilme çabalarının nedensel temeli bu.

Devamı…

Türbansal Polemiklerde Türbülansa Girenler

Bazı ‘özgürlükçü’ arkadaşlar son yaşanan türban polemiklerinde zihinlerinin bulanmasına engel olamamış ve kendi düşüncelerini oluşturan temelleri kaybetmişlerdir.

Demekki ‘türban sorunu’ kadar basit bir özgürlük meselesinde bile kafalar karışabiliyor.

Bu ‘Kafası Karışan Kesim’ ile ‘Kafa Karıştıran Kesim’, kabaca ve temelde ’devlet tarafsız olsun’ diye türbana karşılar.

Devletin tarafsızlığı gereği dini simgelerin (mesela türban, sih, takke…) kamuda yasak olmasını savunanlar diyorlar ki ; Bu simgeler kamusal alanda yasak olsunlar. Neden? Şimdi biri gelirmiş…eeee? Mesela bi türbanlı kadın…eeeee? Ona türbanlı memur torpil geçermiş..Nasıl yani? Yani mesela kaza yaparmışsın arabayla…Eeeee? Gelirmiş dinci bi polis….eeeee? Diyelim kazada türbanlı kadın suçlu ya….eeeee? Onu suçsuz gösterirmiş….Yaaaa? Oyüzden devlet ile din işleri ‘kökten’ ayrılsın diyorlar.

Öncelikle ortada bir ayrımcılık varsa bu artık adli bir suçtur ve o kazada kendini mağdur hisseden kişi karşı dava açmalıdır. Mahkeme olayı inceler ve polisin bir ayrımcılık falan yaptığına kanaat getirirse çok ciddi yaptırım uygular. Mesela o polisi hem görevden men edeceksin, hemde hapse falan atacaksın, bak bakalım bir daha kimse ayrımcılık yapıyor mu?

İkincisi, sözkonusu ‘ayrımcılık’ ise, insanlar sadece dini motivasyonlarla ayrımcılık yapmazlar. Mesela bizim memleketimizde insanlara dinlerinden önce memleketi veya hangi takımlı olduğu falan sorulur. Buna göre arkadaşlarını, dostlarını seçen milyonlar var. Hatta benim pekçok feminist arkadaşım var, ben hariç tüm erkeklere kötü davranıyorlar :) Düşünsenize onlardan birinin kamuda işe girdiğini? Ne yapacaklar? Cinsel ayrımcılık.

Demek istediğim ayrımcılıkların sonunun olmadığı. Bunun önüne bu tür yaptırımlarla geçemezsiniz. Etkin bir ceza ve denetleme sisteminiz olacak. Ayrımcılık varsa şikayetleri ciddiye alacak, soruşturacak ve karar alacak.

Aksi halde kamusal alanda, sadece türban gibi dini simgelerin değil, sportif simgelerinde (mesela fenerbahçe amblemli bir bardakla çay içmek) yahut memleketsel simgelerinde (mesela malatya kayısısı falan yemek) yasak olması gerekir.

Bende devletin tarafsızlığını savunanlardanım. Ama benim savunduğum laiklik anlayışı ’devleti dinden korumak’ üzerine değil ‘dini devletten korumak’ üzerine kuruludur. Buna ‘Anglo-Sakson tipi laiklik’ deniyor. Mesela Birleşik Devletler’de, İngiltere’de bu uygulanıyor. Yani kişi, dini simgesi gereği birşeyler kullanmak istiyorsa, bu başkasına zarar vermiyorsa ve kamuda çalışanlar için yaptıkları işe engel değilse serbest olmalıdır. Açıktır ki, türbanda böyle bir sorun yoktur. Yani serbest olmalıdır.

ACF loading animated gif