Loading....
Son yazılanlar:

#

Liberalizm’in Felsefi Temelleri - Liberalizm ve Etik, Francisco Vergera

Aşağıda yer alan notlar, Francisco Vergara’nın “Liberalizmin Felsefi Temelleri - Liberalizm ve Etik” adlı kitabından, içine tarafımdan yorumlar katılarak derlenmiştir.Birebir alıntılar olmayabilir.

16. yy’da, örneğin Amerika’daki Kızılderililerin mülkiyet hakkından yararlanmalarının gerekli olup olmadığını karara bağlamak üzere İspanya’da büyük tartışmalar patlak vermiş; ya da 17. yy’da ateizm lehinde gerekçeler ileri sürme özgürlüğünün ifade özgürlüğüne dahil olmasının gerekip gerekmediğini belirlemek üzere İngiltere’de ve Fransa’da tartışmalar yaşanmıştır. S.8-9

—-

Turgot aydın bir kral özlemi duyuyordu.

Ricardo ve Bentham oy hakkının genişletilmesine bel bağlıyordu.

Concorcet,Humboldt ve Jefferson, öğretimde büyük çaplı kamu hizmeti arzuluyordu.

Smith ve Ricardo, büyük bir kamu yararının söz konusu olması halinde işi, özel tekellere kadar götürüyordu.

—-

“Doğal hukuk” yerine daha tercih edilen bir ifade ; “Yararcı olmayan adalet kuramı”.

—-

Faydacı analizler bakımından, “Toplumun mutluluğu” ölçütü kötü bir ölçüttür.Nitekim, Antiller’deki kölelik de, Fransa Krallığı genelinde mutlu sonuçlar doğurduğu kabul edilerek haklı görülmemiş miydi?

Bazı filozoflara göre, bir seçim yapılması gerektiğinde, daima tercih edilmesi gereken bir ‘en üstün iyi’ ya da ‘egemen iyi’ ya da ’summum bonum’ vardır.

—-

“Amaçların ya da arzu nesnelerinin, iyi ya da kötü olduklarına dair yargı yürütmeyi sağlayan mutlak ya da görece bir ölçüt olması gerekir.Ve bu ölçüt ne olursa olsun ancak tek olabilir: çünkü, davranışla ilgili birçok son ilke geçerli olursa, o zaman aynı davranış bir ilke tarafından haklı görülebilir ve bir diğeri tarafından mahkum edilebilir; ve bu kez ikisi arasında hakemlik yapmak için daha genel bir ilkeye gerek duyulur.” John Stuart Mill, A System of Logic, 1843, Collected Works, c.VIII,s.951

—-

Yararcı akım köleliği nasıl savunuyordu? : Köleler olmasaydı herkes kendi ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak zorunda kalacak, zenginler olmayacak ve uygarlık gelişmeyecekti.Daha sonraları, 17. yy’da, siyahların köleliğinin tropikal kolonilerdeki tarım için zorunlu olduğu ve bu dolaylı yolla kolonilerin gönencine ve krallığın genel mutluluğuna tamamıyla yarar sağladığı kabul edilecekti.s.49

—-

“…Erdemin dayattığı tek güçlük, en büyük mutluluğu doğru ölçme ve sürekli olarak tercih etme güçlüğüdür.” David Hume, An Enquiry Concerning the Principles of Morals s.279

—–

Yararcı öğreti ; a posteriori (sonsal) bir ahlak olarak değerlendirilmiştir.Karşıt öğretiler ise, deney onun sonuçlarını gün ışığına sermeden önce hüküm verebildiği için a priori (önsel) olarak değerlendirilmiştir.

—-

Doğal hukuku anlamaya kavramaya 3 yöntemle başlayabiliriz : Tanrısal esin, ahlak duygusu ve insan aklı.

Tanrının insan yüreğine yerleştirdiği ahlak duygusu, tıpkı dokunma duyumuzun bize soğuğu sıcaktan ayırt etme fırsatı vermesi gibi, iyiyi kötüden ayırt etmemize imkan tanır.

—-

Doğal hukuk, toplumun düzenli ve huzurlu bir halde varolabilmesi için insanların saygı göstermeleri gereken haklar ve görevler bütünüdür.

—-

Özgürlüğün Alanı

Yararcı öğreti açısından : bir yanda, sadece fail üzerinde sonuçlar doğuran eylemler, diğer yanda başkaları üzerinde sonuçlar doğuran, onlarda bir acıya yol açabilecek eylemler olmak üzere ikiye ayrılıyordu.

Doğal hukuk açısından : Hiç kimsenin doğal haklarını ihlal etmeyen eylemler ve birisinin doğal haklarını ihlal eden eylemler.

—-

Doğal Hukuk öğretisini Yararcı Özgürlük öğretisinden ayırt etmek için “zarar vermek” kavramını “bir acıya yada sıkıntıya neden olmak” kavramından ayrı tutmak önem taşır.

“Zarar vermek” kavramı (tanım gereği) bir hakkın ihlali anlamına gelir; oysa “bir acıya neden olmak”kavramından ayrı tutmak önem taşır.

—-

Adalet ve Hayırseverlik

İnsan hakları öğretisinin, bireyin yapmakta özgür olması gereken eylemlere (hiçbir hakkı ihlal etmeyen eylemler) ilişkin dile getirdiklerini inceledik.

Hükümetin buyurma hakkına sahip olduğu (örneğin borçlarını ödemek) ve kendisine itaat etmeyenleri cezalandırdığı eylemler ile buyurma hakkına sahip olmadığı (örneğin komşularına yardım etmek) ve insanları iyi niyetlerine bağlı olarak yapıp yapmamaları konusunda özgür bırakmasının gerekli olduğu eylemler açısından bir sorun ortaya çıkar.

Doğal hukuk, bu iki eylem türü arasında bir sınır çizgisi çekmek için adalete ilişkin görevler ile hayırseverliğe ilişkin görevler ayrımına gider.Pufendorf şöyle yazar : “Birinci tür görevler toplumun varoluşuyla ilgilidir, ikinci türe girenler ise toplumun huzuruna ilişkindir; yani birinciler toplumsal yaşamın sürdürülmesi için kesinkes zorunludur; diğerleri ise sadece toplumsal yaşamı daha rahat ve hoş kılmaya yarar.”s.140

—-

Devletin mümkün olduğunca çok hayırseverlikte bulunması gerektiğini ileri sürmek hoş bir fikir ancak devlet bunu yapmak için vergi tahsil etmelidir.Oysa vergiler ilk bakışta, özel mülkiyette bir kamulaştırmadır.

Bir hayırseverlik işini gerçekleştirmek üzere bir vergi tahsil etmek, aslında, vergiye bağlanan mal sahibini parasını istediği gibi kullanabilme özgürlüğünden yoksun bırakmakarak, söz konusu hayırseverlik işini yerine getirmeye zorlamanın biçimidir.s.144

—-

Jefferson demiş ki : “Konuyu ciddiyetle inceleyen herkes tarafından kabul edildiği üzere, hiç kimse, doğal bir hak olarak, tek bir hektar toprak üzerinde bile özel mülkiyet sahibi olamaz.”s.147 Thomas Jefferson, Lettre a Isaac McPherson, The portable Thomas Jefferson içinde.
s.144

Monizm : bircilik.

Politik anlamda her ne kadar totaliterizmi (tek dil, tek millet, tek bayrak vs…) çağrıştırsa da, ideolojik anlamda tutarlı bir duruş için monist olmak gerekir.Örneğin Adam Smith, çeşitli sorunlara bakış açısında her zaman son ölçüt olarak “kamu yararı”nı baz almıştır.Turgot ise tersine, benzer sorunlarla karşılaştığında son ölçüt olarak kendisine “doğal hukuk”u seçmiştir.

Aristoteles köleliğin meşru olduğuna hükmetmişti ve iki bin yıl sonra Pufendorf da hala bu kurumun meşru olduğuna hükmetmişti. s.153

—-

Kitabın , “Ultra liberallerin eklektizmi” bölümünde Hayek’ten bahsediliyor ve Hayek’in belirli bir felsefi-etik duruşunun olmadığından, birçok üstün etik ölçütle hareket ettiğinden (hem yarar hemde doğal hukuk ölçütleriyle), tutarsızlığından dem vuruluyor.

—-

Örneğin Hayek’in yükseköğrenim kurumlarına sübvanse desteğini yararcı-sonuççu bir şekilde desteklediğini, ölçüt olarak kendisine “kamu-yararı”nı aldığı belirtiliyor.

—-

Ancak vergi sisteminde ise, ölçüt olarak “adalet”i kullanıyor.Hayek, “müterakki”(dereceli-zenginden çok fakirden az) verginin adaletsiz olduğunu savunuyordu ve diyordu ki “vergiler kuramından yarar analizinin kullanılması esef edilecek bir hata olmuştur” F.Hayek , The Constitution of Liberty s.309—-

Henry Sidwick : “Filozof, yöntemde ilke birliği ve tutarlılık arar…Felsefi düşünceden yoksun biri, az ya da çok karışık bir bileşimde, iki ilkeyi aynı anda elinde tutmaya ve farklı iki yöntemi uygulamaya eğilimlidir…”Aslında, kişi, doğal hukuka inanıyorsa, yararcı bir biçimde meseleyi ele alma hakkından da yoksun değildir.Yahut yararcı kişi, çeşitli meseleleri adalet bakımından da inceleyebilir.Kişi, ölçütünü bildikten sonra konuyu her iki taraftan da irdeleyebilir.Örneğin Condorcet, zencilerin köleliğine ilişkin denemesinde, bu yapıtın ilk bölümünü köleliğe ilişkin sözleşmelerin hukuki geçersizliğini anlatır.İkinci bölümde ise köleliğin ‘yararlı’ olduğuna dair görüşleri çürütmüş ve toplum için en yararlı olanın kölelik değil özgürlük olduğunu göstermiştir.Turgot da yürürlükteki maden yasaları üzerine kaleme aldığı incelemesinde aynı yöntemi izlemiştir.Ancak bu uygulamada hiçbir eklektizm yoktur.Söz konusu yazarlar hangisinin ’son ölçüt’ olduğunda şüphe etselerdi, o zaman eklektizm olurdu.

—-

Kitabın 174. sayfasında, “azami özgürlük” ilkesine şu türden bir eleştiri var : “…Özgürlük en üstün iyi olsaydı, önüne gelen herkes , geçerli hiçbir idari izin almaksızın, doktor, dişçi, ebe muayenehanesi açabilirdi…” 175. sayfada da şu şekilde : “Sözgelimi, nüfusun yoğun olduğu bölgelerde, gürültü yapan ya da kötü koku salan ya da böceklerin çoğalmasına yol açan vd. bir tesis kurma özgürlüğü…Bu özgürlüklerin sınırlandırılması gerektiği açıktır.”

“…Azami özgürlük ilkesi, ayrıca, kimyasal silahların ve atom silahlarının serbestçe satılmalarını da onaylar gibi görünmektedir.”

—-

Klasik liberaller ile ultra-liberaller arasında ne fark vardır?

Klasiklerin devlete biçtiği roller arasında “adalet ve hayırseverlik” görevleri vardır.19. yy liberalleri ise hayırseverlik görevini buradan çıkartırlar.Ayrıca adaletin tanımıyla ilgili klasikler geniş (eğitim hakkı, yoksullara asgari yardım vs..), ultra-liberaller ise dar bir anlam kullanmaktadırlar.

Herbert Spencer şöyle demektedir : “Kendi kötülüğü ya da ihtiyatsızlığı yüzünden muhtaç bir duruma düşen birey, hemşerilerinden “adalet eylemi” olarak bir yardım talebinde bulunabilir mi? İçine düştüğü sıkıntı, kendi kötü idaresinin sonucu olmayan çalışkan bir emekçi, parlementonun, komşularını kendisinin yardımına koşmaya zorlamaması halinde doğal haklarının çiğnendiğini ileri sürebilir mi? Elbetteki hayır…Hatta yoksullukları yalnızca talihsizlikten kaynaklanan insanlar, başkalarının işlerinin bir bölümünü “hak olarak” talep edebilirler mi? Hayır, onların merhametlerini uyandırmaya çalışlabilirler; bir yardım bekleyebilirler; ama durumlarını adalet zemini üzerinde temellendiremezler”. Herbert Spencer, The Man Versus The State, s.191.

—-

Ultra-liberaller, yarar ilkesinin uygulanışı bakımından da farklılaşırlar.Klasikler, devletin görevleri arasına eğitime,sağlığa, sanat ve bilimlere destek, yol ve kanal altyapısını eklerler.Bu kurumları son derece yararlı bulurlar.Ultra-liberaller ise yararsız olarak nitelendirmekle kalmayıp “zararlı” olarak ifade ederler sözkonusu kurumları.

“Yoksulları kollayan yasalar olmasaydı, gönüllü hayırseverliğin artması, ve bunun sonucunda basiretsizliğin azalması, bu yasaları gereksiz hale getirirdi” Spencer, The man versus state, s.200-201

—-

Spencer’a göre sadece yoksullara yardım değil sağlık ve hijyeni de devlete bırakmak son derece tehlikeliydi : “…Tifo ve difteri Edinburgh’daki gibi devletin kurduğu akaçlama sistemi tarafından yayılmıştır…Edinburgh’da devletin akaçlama sistemine sahip bulunmayan semtlerinde tifoya kesinlikle rastlanmazken, kimi kez ölümcül olan bu hastalık, akaçlama sistemine sahip semtlerde son derece yaygındı…Croydon’da sağlık yetkilileri tarafından başvurulan önlemlerin yol açtığı salgın hastalık, 1600 kişiyi pençesine almış ve bunlardan 70′nin ölümüne neden olmuştur” Spencer, The Man Versus the State, s.92-93 ve 279

ACF loading animated gif