İnsanoğlu, varolduğu andan itibaren açlık ve yoksullukla mücadele etmiştir, etmektedir.
Bugünlerde de, gazete köşelerini gıda fiyatlarında meydana gelen olağandışı artışlar süslüyor. Devlet kapılarındaki pirinç kuyruklarından haberler veriliyor.
Böyle zamanlarda en çok gözlemlemeyi sevdiğim şey, diyalektik bir biçimde hayalini kurduğu ‘devrim’in gerçekleşmesini bekleyen ve buyüzden dünya ticaretinin zaman zaman yaşadığı dönemsel fiyat artışlarından ilginç bir şekilde ‘haz’ alan insanların yarattıkları komplo teorileri…
Beklenmeyen bu fiyat artışının ardındaki sebeplere bakıldığında Çin ve Hindistan’ın artan talebi, kuraklık, bio yakıtlar vs..başta sıralanıyor. Elbette sebepler bunlar olabilir. Peki ya yapılması gerekenler?
Gerçekten yapmamız gereken hangisi; mevcut durumun baş sorumlusu merkezi planlı sisteme yeniden bir ‘plan’ için çağrıda bulunmak mı yoksa oy peşinde koşmaktan başka bir işleri olmayan politikacılardan çok, kar peşinde koşmaktan başka bir işleri olmayan işadamlarına güvenmek mi?
Bizi herzaman ikincisi doyurur ve giydirir. İlki daha çok boş konuşur. Bunları, hatta daha fazlasını tarih boyunca vaad etmiştir ama yapamaz, yapamamıştır. Hiçbir dünya ülkesinin vatandaşları komünist/sosyalist/planlı ekonomilere yakın idareler altında karınlarını doyuramamıştır. Hepsi açlık çığlıklarıyla yıkılıp gitmiştir. Hangi ülke ki, devletin ticaret üzerindeki kontrollerini azaltıp serbest ticareti teşvik etmişse orada daha çok bolluk/bereket olmuştur.
Bugün yaşanan pirinç fiyatlarındaki artışın sebebini kötü hava durumuna (kuraklık) bağlayabilirsiniz ama daha yapısal bir sebebi var; kötü hükümet.
Evet, havanın derecesiyle basitçe oynayabileceğimiz bir sihirli kumandaya sahip değiliz ama şükürler olsun ki mevcut politikalarla oynayabilecek politika yapıcılara sahibiz. The Economist, “Dünyada Açlık” adlı makalesinde şöyle yazıyor :
” …İyi idare edilen ülkeler asla açlık sorunuyla karşılaşmamaktadır; fakat en kötü beslenen 25 ülkenin tamamı fena şekilde yönetilmektedir…Doğu Kongo’da hiç kimse sığır yetiştirmek istememektedir, zira yağmacı askerler onları çalmaktadır. Barış içindeki fakir ülkelerde bile, toprak kiracılığı çoğu zaman güvence altında değildir. Zimbabwe’de hükümet toprağı kapmakta ve destekçilerine vermektedir. Bu, tarım üretiminin düşmesine neden olmaktadır. Bir çok ülkede bireylerin toprak sahibi olmasına müsaade edilmemekte veya bireyler sahip oldukları topraklara resmi bir geçerlilik kazandırmakta büyük zorluklar çekmektedir… ”
Mesela ben Dünya Bankası Başkanı Zoellick’in yerinde olsaydım ” Fiyatlar böyle giderse dünyada 100 milyon insan açlıktan ölebilir. ” türünden bir açıklama yapacağıma, şu tarz bir açıklama yapardım;
” Fakir ülkelerdeki hükümetlere sesleniyorum: Bu ülkelerde tek geçim kaynağı tarımdır. Bunun önündeki engelleri kaldırın. Çiftçilerin toprak sahibi olmalarını kolaylaştırın. Bunları mülkiyet haklarıyla garanti altına alın. Ticaretinizi serbestleştirin. Zengin ülkelerdeki hükümetlere sesleniyorum: Sizlerde sübvansiyonları, kotaları, tarifeleri kesin. Size ne tarımdan! Bırakın Vietnam’daki yoksulluktan ölmek üzere olan çiftçi size pirinç göndersin, Afrika’da yaşam mücadelesi veren çiftçi size muz göndersin, Brezilya’dan şeker gelsin…Türkiye sana sesleniyorum: Pirinç kuyruklarında insanların yaşadığı eziyeti gördüm, hala neden ithal pirinçten %45 oranında gümrük vergisi alıyorsun? ”
Zira böylesi daha anlamlı olurdu ama malesef Dünya Bankası başkanı değilim.
Son olarak; bugünün ortalama insanı 1500′lü yıllardaki krallardan çok daha iyi bir yaşam standartına sahiptir. Endüstri Devrimi’ne kadar yaşayan kahir ekseriyet açlığı bir ‘dünya hali’ olarak kabul etmişti. Onlar için hayat ‘fakirlikten kurtulma’ mücadelesi değildi, hayat ‘sadece varolma’ mücadelesiydi. Çok değil, bir kuşak önce dünya nüfusunun %90′ı temiz sudan mahrumdu. Bugün bu oran %15-20′ler civarında. Son yarım yy.’da küresel gıda üretimi ikiye katlandı. Bütün bunlar planlı/sosyalist/komünist türe yakın idareler sayesinde olmadı. Sadece, piyasa ekonomisine daha çok imkan veren, insanların birşeyler üretip satmasını/pazarlamasını daha çok teşvik eden, mülkiyet haklarını kısmen daha çok koruyan-kollayan idareler sayesinde oldu.
“Açlıktan kim sorumlu ve ne yapmalıyız? “ diye çok fazla düşünmenize gerek yok. Göçsel hareketlere baktığınızda bile, insanlar kapalı/baskıcı ekonomilerden, kısmen daha açık ve serbest ekonomilere, hayatlarını riske ederek göç ediyorlar. Bu size birşey anlatmıyor mu?
*Wordpress’teki teknik bir arıza nedeniyle ‘italik’ yapmam gereken bazı cümleleri düz yazı olarak yazmak zorunda kaldım, bilginize…