Loading....
Son yazılanlar:

'Politik'

Hızlı Bir Ekonomik Kalkınma İçin İki Basit Reçete

Bütçesinin %30-40′ını faize ve sosyal güvenlik açıklarına ödeyen bir ülke KAL-KI-NA-MAZ!  

Anayasa’ya ille de “değiştirilemez maddeler” mi koymak istiyorsunuz?

Alın bunları koyun ;

1- Türkiye Cumhuriyeti, bütçesi denk bir hukuk devletidir.

2- Türkiye Cumhuriyeti, bütçesinin %5′inden fazlasını faize ödeyemez.

3- İlk iki madde değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez!

Aslında Amerika veya Avrupa bizden daha az devletçi oldukları için oralarda değiller. Onlarda devletçi…tıpkı bizim gibi.

Ama arada iki büyük fark var.

a) Büyük iktisatçı Hernando De Soto’nun “Sermayenin Sırrı” isimli dünya çapında yankı uyandıran araştırmasında, isabetle belirttiği gibi gelişmiş ülkelerde, fakir ülkelere oranla ’özel’ araziler ‘kamu’ arazilerine oranla kat be kat daha fazla ve kayıt altındalar. Böyle olunca ne oluyor? Mülkiyet hakları tanınıyor, adam oturduğu evini ipotek gösterip kredi alabiliyor, ticarete hızla dahil olabiliyor.

Bizde ise kamu arazilerine yapılmış kayıtsız, tapusuz evlerde yaşıyor insanlar…Çoğu gecekondu…Hal böyleyken adam yıllarca oturduğu evi bankaya ipotek falan gösteremiyor, dolayısıyla bir sermayeye sahip olamıyor. Varlık içinde zorla yoksulluğa mahkum ediyoruz insanları. Yoksa fakir ülkelerdeki insanlar doğuştan aptal falan doğmuyorlar ki! İnsanlar her yerde aynı..uygulanan sistemler farklı.

Başka bir yazımda bu konuya değişmiştim (Bkz. Afrika Neden Fakir? ). Daha detaylı bilgi için lütfen en yakın kitapçıdan “Sermayenin Sırrı”nı edininiz.

b) Türkiye yıllarca bütçesinin yarısını faize ödedi. Yıllarca %50 gibi payı biz sadece faize verdik. Devlet geriye kalan %50 ile halkın sağlık, eğitim, adalet, ulaşım vs…gibi muazzam para gerektiren ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştı. Peki gelişmiş ülkelerde bütçenin yüzde kaçı faize gidiyor biliyor musunuz? Yaklaşık %5-10 arası…

Adamlar bizim aksimize paralarını faize değil içeride ürettikleri hizmetlere (sağlık, eğitim, adalet, ulaşım vs..) aktarınca istedikleri kadar devletçi olsunlar çok da etkilenmiyor. Zira “çarpan etkisi” diye bir şey var. Bir harcama, diğerini tetikliyor..Tamam, bu hizmetler özel sektör tarafından karşılansa, rekabet gelse, devleti tamamiyle bu işlerden çekebilsek belki bu hizmetler şimdi olduğundan daha ucuza ve daha kaliteli bir şekilde karşılanacak ama gerçek şu ki, bütçenin çoğunu faize değil, bu hizmetlere harcarsan, ne kadar devletçi olursan ol gelişiyorsun. Önemli olan o bütçedeki o faiz payını mümkün olduğunca müreffeh ülkeler seviyesine çekebilmek.

Ne Yapılmalı? 

Ve Türk ekonomisinin hızla gelişebilmesi için bu iki sorunu acilen çözüme kavuşturması gerekiyor. Bu ise çok zor değil, hatta hiç.

1- Hükümet acil bir yasayla atıl durumdaki tüm kamu arazilerini satışa sunup, kamusal sahiplikten çıkartmalıdır.

Buna ek olarak yapacağı büyük özelleştirmeler ile iç borcu (para kalırsa dış borcu da) sıfırlayarak bu faiz oranını minimum seviyelere indirmelidir.

2- Tüm kayıtsız taşınmazlar (arsa ve evler) kayıt altına alınmalı, tapusuz arazi-ev kalmamalı ve bunlar bu sayede ekonomik aktiviteye dahil edilmelidir.

Türkiye’de tapusuz evlerde yaşayan insanların oranı (gecekondulaşma) oldukça yüksek bir orandadır. Türkiye bu tapu reformunu hayata geçirmeden kalkınamaz.

Dünyanın en ileri ülkeleri geçmişte bu tapusal reformları uyguladılar, zaten o yüzden dünyanın en ileri ülkeleri oldular. “Sermayenin Sırrı” adlı kitapta bu tarihsel tecrübelerin hepsi var. Yani, bu satırların yazarı yeni bir şey önermiyor!

Hiç bir gelişmiş ülkede, toplam toprak bütünlüğünün büyük kısmı ’kamu’ sahipliğinde değil, ‘özel’ ellerdedir. Bizde ise tam tersi.

Bu taşınmazlar ne yapılıp edilip, ekonomik aktiviteye dahil edilmelidir. Böylece şu an yoksul dediğimiz insanların bir sermayesi olacak ve onlar bu sermayeyi teminat göstererek çeşitli pek çok iş dalı yaratabilecek, gayriresmi yaşamlarına son vereceklerdir.

Bu iki büyük reform gerçekleşebilirse Türkiye gerçek bir ’süper güç’ olur. Mevcut durum devam ederse işte böyle eder, gelişmeyi Tanrı’dan bekleriz. Aslında bu reçete sadece Türkiye için değil, gelişmekte olan tüm ülkeler için geçerlidir. Yeter ki bunları uygulayabilecek, algılayabilecek siyasi irade mevcut olsun.

Sigara Yasağı Ve Konuşamayan Bebekler

Dün trafikte ilerlerken yanımdan geçen arabayı kullanan bayan sürücünün sigara içtiğini ve bunu arka koltuğa bağladığı iki bebeğine rağmen yaptığını gördüm.

Görüntünün verdiği rahatsızlıkla arabanın peşine düştüm ve sıkışık trafik sayesinde, bir kaç hamleden sonra yanyana gelmeyi başardım.

“Hanımefendi bari bebeklerinizle aynı arabada içmeyin şunu” şeklinde bir ‘duman avcısı’ edasıyla seslendim…

‘Hey Allahım sen bana sabır ver yarabbi’yi andıran gülümsemesiyle ;

“Nerede içeyim?” dedi…

Anlamsızlaştı gözlerim…

Gerçekten nerede içecekti?

Arkadaşlarıyla kahve içmeye gittiği kafede? Şirketteki odasında? Yemekten sonra restoranda? Nerede?

Onu kesinlikle ikna edemeyeceğine inandığım son cümlemi söyleyip kaçtım yanından ;

“Olsun, bebeklerinizin yanında içmeyin..onlar daha çok küçük.”

Kendisi muhtemelen beni muazzam bir sigara düşmanı, yasağın yılmaz savunucusu ve hayatında ağzına hiç sigara sürmemiş bir avanak apti olarak düşünmüştür.

Ama yukarıda yazılanlardan sadece birisi doğru…Evet ağzıma hiç sigara sürmedim. Tabii avanak aptiğilim de tartışılır.

Ancak ne amansız bir sigara düşmanıyım, ne de yasağın yılmaz savunucusu. Tersine, insan hak ve ihlallerine modern bir örnek teşkil ettiğine inandığım yasak hakkında daha önce bir yazıda yazdım, okuyanlar bilirler.

Bir devletin, kendine göre ‘iyi’ olarak tanımladığı bazı değerleri benimseyip vatandaşlarına ‘zorla’ dayatmasının muhakkak kimi görünmeyen, istenmeyen, planlanmamış sonuçlar yaratacağına olan ’sezgisel inancım’ bu yasak üzerinde daha fazla düşünmemi zorluyor.

Aslında fransız düşünür Bastiat bu düşünce tarzının en iyi temsilcisidir ama biz de onun kadar olmasada bu şekilde düşünmeye çalışalım bakalım.

Yani?

Yani devlet bazen “iyi” şeyleri kanunlarla-zorla yaptırmaya çalışır..

Mesela?

Mesela ülkede kiralar yüksektir. Devlet kira artışına sınırlamalar getirir. Fakirlerin fazla kira ödememesi için. Bu kanunu uzun süre uygulamaya kalkmak, aslında ‘istenmeyen’ sonuçları beraberinde getirir. İnşaatlar yavaşlar, emlak planları rafa kaldırılır, ev sahipleri kanunun değişeceğini bekleyip evlerini kiraya vermeyi ertelerler..vs..

Sonuçta kaybeden yine fakirler olur. Evsiz kalırlar. İyi niyetler kötü sonuçlar doğurmuş olur. Ama bunu başında görmek çok kolay değildir.

Veya ekmek fiyatları…

Devlet, fakirler daha çok ekmek yiyebilsin diye ekmeğin fiyatını 1 kuruş olarak belirlese, bu fiyatın üzerindeki satışları yasaklasa sizce fakirler daha çok ekmek yiyebilirler mi?

Kira örneğindeki mantıktan yola çıkarak bunun sonucunu da siz bulmaya çalışın…

Şimdi yine “iyi” niyetlerle yapılmış bir yasak var önümüzde. Aslında çok masum ve çok da faydalı gibi görünüyor. Ama yok mudur bu sigara yasağınında görünmeyen, istenmeyen, planlanmamış sonuçları?

İşte dün gördüğüm örnek…

Belkide sigara yasağı en çok bu konuşamayan bebekleri vuruyordur…

Çünkü artık neredeyse sadece onların yanında içmeniz serbest…yani evde ve kendi arabanızda…bu bebeklerin çoğunlukla ebeveynleriyle dolaştığını düşünürsek…ülke çapında hayal ettiğim manzara beni ürkütüyor…

Serbest Piyasa Ve Katırcıoğlu’nun İktisadı (2)

Üçüncü argüman : “Serbest Piyasa Toplumsal Çıkarı Düşünmez” midir? 

Öncelikle “serbest piyasa” diye bir insan olmadığından, bu tartışmayı serbest piyasada faaliyet gösteren bir işadamı üzerinden yürütmek daha anlamlı olacaktır.

Bir işadamı ne yapar? O, toplumun işine yarayan, toplumsal çıkara hizmet eden bir ürün yaratmazsa o ürünü nasıl satar? Dünyanın en zor şeyi, bir hizmet sunarak kişilerin cebinden gönüllü bir şekilde parasını alabilmek değil midir? Bir fırıncı bozuk, bayat, kötü kalitede ve pahalı ekmekler üreterek serbest piyasada yaşamını sürdürebilir mi?

Televizyonlar, telefonlar, fırınlar, hesap makineleri, mp3 çalarlar, klimalar, çamaşır makineleri, bulaşık makineleri, ısıtıcılar, bilgisayarlar, buzdolapları, arabalar, telsizler, çöp öğütücüleri, emar makineleri ve daha sayamadığım binlerce, milyonlarca işimize yarayan, toplumun kullandığı ürünler…hepsi neden yaratıldı? Bunlar toplumsal çıkarlarımıza ters ise toplum neden bunları kullanıyor?

Serbest piyasaya yöneltilen argümanların çoğu anlamsız olabilir. Ama en insafsızı budur herhalde.

Piyasa ekonomisinde siz topluma fayda sağlamadan ancak hırsızlık yaparak veya devlet ihalelerinde kayrılarak gelirinizi arttırabilirsiniz. Aksi halde muhakkak topluma faydalı bir şeyler üretmek zorundasınızdır. Elbette bu yaratılan ve kullanılan her ürünün topluma faydası olduğu anlamına gelmez, ama çoğunlukla böyledir. Toplumsal ve yoğun bir şekilde kullanılan ‘çoğu’ ürünün mutlak bir faydası vardır.

Dördüncü argüman : “Kar Güdüsü İnsanlığın Düşmanı” mıdır? 

Yukarıda saydığımız ve sayamadığımız binlerce, milyonlarca ürün neden üretiliyor sanıyorsunuz? Kar güdüsünün yasaklandığı totaliter/kolektivist hangi toplumsal sistem insanoğluna faydalı bir ürün yaratabilmiştir? Kuzey Kore yapımı ve marketlerde satılan kaç tane ürün var? Sovyetler Birliği’nden geriye Kalaşnikof’undan başka ne kaldı?

“Kar güdüsü” toplumsal belleğimize olumsuz olarak kazındı. Kar etmek canice bir duygu gibi algılanıyor ve bu algının kısa zamanda değişmesinide beklemiyorum. Ancak ‘kar güdüsü’ aslında ister istemez hepimizin paylaştığı, paylaşmak zorunda olduğu, mevcut şartlarımızı iyileştirmek için sık sık bizi yönlendiren evrensel ve ‘insani’ bir güdüdür. Kötü ve ayıplanması gereken bir güdü olmadığı gibi, başkalarından dilenmeden, bir fayda yaratıp satarak, kendimizin, ailemizin geçimini sağlamaya çalışırken kullandığımız erdemli bir güdüdür.

Ekonomideki üretken faaliyetlerinde baskın güdüsüdür. O olmasaydı, hayatımızı kolaylaştıran nice üründen mahrum kalacaktık. Bugün sahip olduğumuz modern kanalizasyon sisteminin bile altında o güdü yatar. Eğer çalışmanın ve yatırım yapmanın ödülü yoksa, iş ve yatırımlarda yoktur. Daha az suyla çalışan çamaşır makinesini, kar etmenin yasaklandığı bir toplumda neden icat etmek isteyesinizki?

Katırcıoğlu’nun İktisadı 

Son olarak, bu uzun makaleyi yazmama sebep olan Katırcıoğlu kaleme aldığı yazılarında, suçladığı serbest piyasaya alternatif bir sistemden bahsediyor ama yazdıklarından net olarak bir şey anlamamız mümkün değil. Bu, haliyle kendisini eleştirilemez kılıyor. Piyasa ekonomisinin alternatifi sosyalizmdir. Bunu mu istiyor? Hayır. Karma bir ekonomi anlayışı mı istiyor? Bu da değil…

 “Siyasi anlamda demokratik taleplerimizi nasıl belirliyorsak, şirketlerin ekonomik kararlar alınırkende böyle bir demokratik oylama yapması”nı istiyor. “Kararı patronlar vermesin, işçilerle beraber ‘toplumsal çıkar’a uygun ortak karar alınsın” diyor. Kulağa hoş gelen bu sistem acaba nasıl bir sistem? Sendikalinizm mi? Belki o da değildir. Yatırımları kim yapacak? İşçiler zarara da ortak olacak mı? Ben bir ürün icat edip seri üretime karar verdiğimde, kazancımı ille de onun montajına yardım eden işçilerle paylaşmak zorunda kalacak mıyım? Onun nasıl montaj edilmesi gerektiğine de yine hep beraber ‘demokratik’ bir şekilde mi karar vereceğiz? Katırcıoğlu’nun savunduğu görüşü tam olarak anlatan sistematik bir ekonomi kitabı var mıdır? Varsa eserin adı ve yazarı kimdir?

Kendisi ilerideki yazılarında beni aydınlatırsa memnun olurum. Hem belki benimle beraber nice meraklı da bundan faydalanır.

Serbest Piyasa Ve Katırcıoğlu’nun İktisadı (1)

Bu makale, Taraf Gazetesi yazarlarından Erol Katırcıoğlu’nun çeşitli tarihlerde kaleme aldığı ‘Sol Ve Piyasa (1 , 2)’ başlıklı yazılarına karşıt bir denemedir.

Katırcıoğlu yazmış olduğu yazılarda Serbest Piyasa’yı sadece zenginleri koruyan, fakirleri ilelebet fakir kalmaya mahkum eden, doğru dürüst bir zenginlik üretemeyen, aksine müthiş eşitsizlikler ve adaletsizler üreten bir sistem olarak tanımlamaktadır.

Öncelikle bu satırların yazarı dahil olmak üzere dünya üzerinde yüzbinlerce serbest piyasa/piyasa ekonomisi savunan araştırmacı, düşünür ve akademisyen vardır. Eğer serbest piyasa Katırcıoğlu’nun çizmiş olduğu çerçevede bir sistem ise, sanırım bizlerde fakirlerden nefret eden, sürekli zenginlerin kazanmasını isteyen, ekonomik eşitsizlikleri arzulayan, içinde en ufak insan sevgisi olmayan, hayvani varlıklarız.

Böylesine ‘insanlık dışı’ bir düşünceyi savunabilmek mümkün olabilir mi? O halde piyasa ekonomisi taraftarlarının gerçekte neyi savunduklarına kulak vermekte yarar var. Piyasa ekonomisi fakirler için daha iyi yaşam standartları sunmasaydı emin olun onu bir dakika bile savunmaya çalışmazdım.

Birinci argüman : “Serbest Piyasa’da fakirler zengin olamaz” mı?

Yukarıdaki marksist argüman yüzyıl önce savunuluyor olsaydı, sanırım en ateşli piyasa savunucusunun kafasında bile “acaba?” diye bir soru işareti oluşabilirdi. Günümüzde ise bu argümanın bir hurafe olduğunu ispat etmek hiç de zor değil.

Çünkü dünün fakir olarak adlandıracağımız insanları bugün en zenginler listesine bile giriyorlar. Dünyanın en zengin insanlarının bir çoğu çocukluklarında alt ve orta kesime mensup ailelerin çocuklarıydı.

Bill Gates, Michael Dell, Steve Jobs, Masaru Ibuka, Karl Albrecht, Google’ı kuran Sergey Brin, Larry Page vs…bunlardan sadece birkaçı..

Sadece dünya değil, Türkiye’nin en zengin iş adamlarınında bir çoğunun zor çocukluk yılları geçirdiğini biliyoruz. Hepsini geçin, çevrenize bakın…çevrenizde de muhakkak varlıklı insanlar ve onların şaşırtıcı hayat hikayeleriyle karşılaşacaksınız.

Eskiden insanlar doğuştan fakirlerse, fakir öleceklerine inanırdı. Günümüzde ise modern insanın algısı değişti. İnsanlar görece fakir doğsalarda bir gün zengin olabileceklerine inanıyor, bu uğurda çalışıyor ve olabiliyorlar.

Amerikan dolar milyarderlerinin beşte dördünün servetlerini miras yoluyla değil, bir şeyler yaratıp kazanmış olmaları bunun en önemli delili.

Elbette görece fakir doğan insanların bir servete kavuşmaları, hayat standartlarını yükseltmeleri, görece zengin olanlara göre daha yorucu bir süreç. Ama bu neden bizim piyasa ekonomisini suçlu ilan edip asmamıza sebep olsun ki?

Keşke öylesine bir ekonomik sistem icat edilmiş olsa da, yeryüzünde yoksulluktan uzak bir ‘cennet bahçesi’ oluşturabilsek. Maalesef ne piyasa ekonomisi ne de bugüne kadar denenen başka sistemler bunu başaramadı ve uzun vade de başaracağa benzemiyorlar. Ancak piyasa ekonomisi, kullanılan ekonomik sistemler içerisinde yoksullukla en etkili şekilde savaşmış sistemdir. Savunumun yegane sebebide bu yadsınamaz gerçektir.

Herkesi maddi anlamda eşitlemeyi deneyen totaliter sistemlerin bunu başaramadıklarını, başarsalar bile herkesi ‘fakirlikte eşit’lediklerini yeterince tecrübe etmedik mi? Bu ‘doğaya karşı isyan’ımıza bir son vermemiz için yeterince acı ve açık bir olgu değil miydi?

Serbest piyasanın fakirlerin aleyhine olduğu doğru olsaydı, piyasa ekonomisinin ilkelerini (özel mülkiyet, serbest ticaret özgürlüğü, hukukun hakimiyeti vs..) görece daha çok uygulayan ülkelerin fakir kalması gerekmez miydi? Halbuki piyasa ekonomisini daha çok uygulayan ülkeler yoksullukla savaşmada daha başarılı olmuşlardır. Hong-Kong’ta, Amerika’da veya İngiltere’de yaşayan bir işçinin, bir otomobil alabilmek için Rusya’daki işçiden daha az saat çalışmasının nedeni de budur.

Her şey bir yana, serbest piyasa yüzünden fakirler sürekli fakir kalsaydı, ‘mantık gereği’ dünyadaki üzerindeki hiç bir devlet bir gelişme kaydedemezdi. Zira tüm ülkeler görece “fakir” olarak yola çıkmışlardır.

Neredeyse bütün vatandaşların yoksul olduğu 1950’li yılların Hong-Kong’unu düşünelim. Çin’den düzenli ve yoğun miktarda göç almasına rağmen Hong-Kong bugün dünyanın en zengin ülkesidir. Peki bu ülke serbest piyasa dışında bir sistem uyguladı da biz mi bihaberiz?

Her yıl yayınlanan Ekonomik Özgürlük Endeksi’ne göre serbest piyasa ilkelerini daha çok uygulayan ülkeler, daha çok kişi başına gelire sahip ülkelerdir.

Piyasa ekonomisinin fakirlerin aleyhine olduğu argümanı, günümüzde üçüncü sınıf bir ‘sosyalist ezber’den başka bir şey değildir.

İkinci argüman : “İnsanları Maddi Yönden Eşitlemek İyi Bir Şey” midir? 

Aslında ‘maddi yönden eşitlik’ kendi başına temelsiz bir argümandır. Varsayalım, sizin modern ölçülerde ‘iyi’ bir hayat yaşamanız için yaklaşık ayda 15.000 TL kazanmanız yetiyor. Başkalarının ayda 2 Milyon veya 50 Milyon TL kazanması, elbet onlarla aranızda bir ‘uçurum’ olduğunu gösterir ama bu, sizin sözkonusu ‘eşitsizlik’ten muzdarip olduğunuzu göstermez.

Konuyu daha iyi anlamamız için bir örnek verelim : Ekonomik yönden eşitsizliği ölçmek için araştırmacılar ‘gini katsayısı’nı kullanırlar. Buna göre bir ülkenin gini katsayısı ne kadar yüksek ise o ülkede ‘gelir eşitsizliği’ o kadar fazladır. Şimdi size bir soru ; gini katsayısı yüksek, yani gelir eşitsizliği fazla olan Amerika’da mı yaşamak istersiniz? Yoksa Amerika’ya göre çok daha ‘eşitlikçi’ bir dağılıma sahip Azerbaycan’da mı? Kanada’da mı yaşamak istersiniz? Yoksa Kanada’dan çok daha ‘eşitlikçi’ Özbekistan’da mı? Sanırım bu konuda daha fazla yoruma gerek yok.

‘Maddi Yönden Eşitlik’ argümanını sık sık kullananların bir başka anlayamadığı şey zenginlerin çok daha zengin olmalarının ille de birilerinin fakir olmasını gerektirmediğidir.

Toplumsal servet sürekli yaratılmaktadır. Zenginlik ve ‘pasta’ sabit değildir. Pasta sürekli büyümektedir. Genelde kullanılan ‘zenginler daha zengin, fakirler daha fakir oluyor’ ezberininde ancak yarısı doğrudur. Evet zenginler daha zengin oluyor ama fakirler daha fakir olmuyor, ‘daha az fakir’ oluyorlar.

Mesela Çin. Çin küreselleşmeye adapte sürecini son yıllarda iyi kullanarak, 1978’den sonra ekonomisini daha liberalize ederek milyonlarca vatandaşını ‘daha fakir’ olmaktan kurtardı. Tarım liberalizasyonu sayesinde 800 milyon Çin’li çiftçi gelirlerini iki katına çıkarttı. Bu ille de birilerinin fakir olması uğruna olmadı.

Ya Hindistan’a ne demeli? Reform başlattığı doksanlı yıllarda Hindistan ekonomisi muazzam büyüdü. Sadece 93-99 yılları arasında 1966’da %62 oranında olan yoksulluk oranı %32’ye düştü. Sırf bu sayede 300 milyon Hindistan vatandaşı yoksulluktan kurtuldu. Bunlarda birilerinin fakirliği uğruna olmadı.

Çünkü ekonomide pasta sabit değil, sürekli büyümektedir..Yıllık büyüme hızlarınızı ne kadar arttırırsanız, pastanızı o oranda arttırırsınız ve birilerinin büyümesi ille de birilerinin kaybetmesi anlamına gelmez, eskiden verimsiz kullandığınız kaynakları, şimdi daha verimli kullandığınız anlamına gelir.

Makalenin ikinci bölümü “Serbest Piyasa Toplumsal Çıkarı Düşünmez mi?” ve “Kar Güdüsü İnsanlığın Düşmanı mıdır?” türündeki diğer sol argümanları da inceleyip Katırcıoğlu’nun kafasındaki ‘bulanık’ iktisadi düşünceyi ‘netleştirmeye’ çalışacaktır.

Şimdi Siz Gazeteci misiniz?

Genelkurmay yıllardır bazı gazeteleri basın toplantısına davet etmez.

Bu gazeteler yakın bir zamana kadar ZAMAN, VAKİT gibi dindarlara yakın gazetelerdi…

Bunlara son zamanlarda TARAF da eklendi. TARAF, yayın hayatına başladığı günden bu yana Genelkurmayın basın toplantılarına davet edilmiyor.

Davet edilenlerde paşa paşa gidiyor…

Hemde en üst düzey yöneticilerini gönderiyorlar (Uğur Dündar, Mehmet Ali Birand vs..).

Sanki Genelkurmay’ın böyle bir karar verebilme hakkı varmış gibi, bunlar olağan karşılanıyor…

Öncelikle Genelkurmay hiç bir basın kuruluşunu ‘düşman’ olarak görüp (bu düşmanların içinde Türkiye’nin en çok satan gazeteside var), basın toplantısına çağırmama gibi bir ‘çocukluk’ içine giremez.

Orası kimsenin şahsi malı değil. Orası bir kamusal alan.

Orgeneral Başbuğ görüşmek istemediği kişileri ancak evine davet etmeyebilir.

İkincisi, kendilerini ‘demokratik’, ‘özgürlükçü’ vs..gibi tanımlar içine sokan basın çalışanları, bu tanımlardan az da olsa nasiplenmişlerse, o toplantılara gitmez, meslektaşlarının haklarına sahip çıkarlar.

Ayıptır ayıp.

Devlet Kiraları Belirlerse Ne Olur?

Yargıtay bir karar vermiş ve iktisadın ezeli sorunlarından birisini daha yasayla halletmiş : Hayat Pahalılığı

Ev sahiplerine demiş ki : “Kardeşim kiralara zam-mam yapamazsınız.”

Kiracılara da demiş ki : “Çevrenizde emsal düşük kira varsa dava açın.”

‘Emsal’in evler için müthiş sorunlu bir ifade olması bir yana (zira evden eve fark vardır… metroya, otobüs duraklarına yakınlık-uzaklıktan, bir evin diğer eve oranla ufak tefek manzarsal farklarına kadar ev fiyatları oynamalar gösterebilir) ben en çok yasayla hallettiğimizi sandığımız bu yapısal sorunlarımıza bayılıyorum.

Madem yargıtay çıkarttığı bir yasayla kira artışlarının önüne geçebiliyor bunu neden tüm mal ve hizmetlere uygulamıyoruz ki?

Aynı mantıkla bir yasa çıkartarak otomobil, bilgisayar, su, süt, peynir, yoğurt vs…bunlardaki fiyat artışlarının da önüne geçebiliriz! Öyle değil mi?

Muhakkak ki değerli yargıçlarımız yakında bunuda düşünecek ve gerekeni yapacaklardır.

Konuyu çok uzatmak istemiyorum ;

Fiyat sınırlandırmaları piyasada hayati bir öneme sahip ’fiyat sinyal mekanizması’nı bozarak bizi uzun vadede daha fazla kıtlığa götürür.

Dünyadaki hiç bir mal ve hizmetin fiyatı yasayla belirlenmemiştir.

Fiyatı belirleyen arz ve taleptir.

Ev fiyatlarını yasayla belirlemeye çalışırsanız kabaca 2 şey olur ;

1- Ev piyasasındaki ‘kıtlık durumunu’ zamanla tahmin edemez hale gelirsiniz. Fiyatlar ekonominin pusulasıdır. Biz ancak fiyatlar sayesinde bir malın ‘kıtlık veya bolluk durumu’nu anlayabiliriz. Fiyatlar gereğinden yüksekse anlarız ki o mal kıttır ve daha fazla üretilmesi gerekir, fiyatlar düşükse anlarız ki o malda bolluk var ve sermayeyi başka alanlara yönlendiririz. Yasayla belirlediğiniz ev fiyatları gerçek fiyatlar olmayacaktır. Bu anlamsız uygulamayı uzun süre devam ettirdiğinizde toplumun ne kadar eve ihtiyacı olup olmadığını anlamamız zorlaşacaktır.

2- Bir malın fiyatını devlet belirliyorsa o malı üretmek için gerekli sermaye ve girişimci daha fazla zorlanacaksınız demektir. Fiyatını kendinizin belirlemediği bir malı üretmek istemezsiniz. Ev fiyatlarını sınırlarsanız, inşaat projeleri ertelenir ve bu alandaki yatırım kararları zedelenir. Kimse malını gerçek değerinin altında satmak istemez. Hele ki inşaat gibi meşakkatli bir üretim sektöründe bu kesinlikle kabul edilemez.

Kısa vadede kiracıların hayrına gözüken bu saçma yasa, uzun vadede kiracıların zararına olacaktır. Zira daha az inşaat projesi, daha az ev demektir. Devlet ev fiyatlarını belirleyeceğine bu sektördeki girişimci ruhun artmasına gayret etmelidir, onu ürkütmeye değil.

Annem Neden Hala Süper Olmayan Market’ten Alışveriş Yapıyor?

Yıllardır ülkemizde yaşanan bir tartışma ve sorunsaldır : “Süpermarketleri şehir dışına taşıyalım, bakkaları öldürüyor!”

Gayet insani görünen bu cümle içerisinde kullanılan “öldürme” fiili, insanda bakkallara karşı ‘refleksif’ bir sevgi ve sempati yaratılmasına sebep olur.

Bu mantık silsilesinde bakkallar maktül, süpermarketler katil olarak toplumsal belleğimize kazınır.

Konuyu derinlemesine araştırmadan sırf “öldürülmüş” oldukları için severiz bakkalları.

Öncelikle süpermarketler, halka çok daha fazla ürünü çok daha ucuza ‘düzenli’ bir şekilde sunuyorlarsa onları şehir dışına atmanın bakkallardan başka kimseye bir yararı olmayacaktır.

Ama değinmek istediğim konu bu değil…

Yaşadığım semtte pek çok küçük bakkal (süper olmayan market) var. Aynı zamanda M’si bol bir MİGROS, onunla rekabet halindeki diğer süpermarket zincirleri (Kiler, İEM, UYUM, GREENS vs..) de var.

Yıllardır yaşadığım bu semtte sözkonusu bu rekabeti dikkatle izlemekteyim. Çünkü en azından bizim semtimizde bu büyük devasa süpermarketler şehir dışına atılmadılar. Ve süper olmayan marketler ile bu devasa markalar ciddi bir rekabet içerisine girdiler.

Açıkçası zamanla bu savaşı küçük marketlerin kaybedeceğini ve annemin artık yıllardır alışveriş yaptığımız marketten değil MİGROS’tan, UYUM’dan falan alışverişe devam edeceğini sanıyordum. Bu sebepten ötürü annemin gıda alışverişlerini de dikkatle takip etmekteydim.

Bugün hala annem 7-8 senedir aynı süper olmayan marketten alışveriş yapıyor. İlk başlarda “alışkanlık” diyordum, “zaten yakında dükkanı kapatırlar, büyük marketlerle rekabet edemezler”…

Fakat yıllar geçtikçe eskiden daha küçük olan bu bakkal-market karışımı dükkan eleman sayısını arttırdı, bizim sitenin müşteri potansiyelinin neredeyse hepsine hakim oldu ve daha büyük bir yere geçti, marketin yanında su işine falanda girdi, arabalar aldı…anlayacağınız işleri büyüttü.

Adamın bu muazzam rekabette nasıl ayakta kalabildiğini bugün farkettim. Zira marketin çocuğu, gıda siparişlerinin yanında kuru temizlemeden bizim kıyafetleri de almış anneme teslim ediyordu.

“Nasıl?” dedim..”Kuru temizlemeye de gidiyorlar?”

“Sadece kuru temizlemeye değil, her yere gidiyorlar” dedi annem…”Semtin meşhur ama evlere servis yapmayan seyyar simitçisinden simit, eczaneden ilaç, bankaya verilmesi gereken çeşitli evraklar, iki sokak ileride nefis ev poğaçaları yapan kadından poğaça, lostra salonunda alınması gereken ayakkabılarımız vs…herşeye ama herşeye gidiyorlar…”.

Anladım ki annemin ancak evden çıkarak halledebilmesi mümkün olan işleri bu küçük market müthiş bir dinamizle hallediyor ve müşterilerine muazzam bir zaman tasarrufu yaratıyordu. Bu da herzaman onu MMMMİGROS’a tercih edilebilir kılmaktaydı.

Evet belki büyük-devasa süpermarket zincirleri görece daha ucuza ve çok daha fazla çeşidi müşterilere sunuyordu ama bizim kahraman bakkalın verdiği “yan hizmetler”den muaftı.

İşte yuhalanan kapitalizm ve serbest piyasa böyle bir şey…

Muhakkak ki semtimizde bu küçük market kadar becerili olmayan ve devlerin rekabeti altında ezilen-kapanan marketler de oldu. Ama geldiğimiz nokta semt insanına bir şey kaybettirmedi, aksine bu müthiş rekabetten her insan her yönden faydalandı ve faydalanmaya devam ediyor. Süpermarketlerin yanında işini devam ettiren pek çok küçük market hala ayakta…

Sonuç olarak “Bakkalları Koruma Kanunu” gibi bir kanun semtimizde uygulansaydı hem fiyat hemde kalite yönünden tüm semt kaybedecekti.

Üzgünüm “korumacılık” yine sen kaybettin…tıpkı yüzyıllardır olduğu gibi…

Son sözü Bastiat’a verelim : “Korumacılık ile kazandığımızı sandıklarımız, görünmeyen kayıplarımızın yanında koca bir hiçtir…”

Uyuşturucu ve “Suçu Önceden Önleme Yetkisi”

Liberalizm ve onun kitlelere tanıdığı geniş özgürlükler herzaman yeni tartışmalar doğurmuş ve doğurmaktadır.

Bu tartışmalar içerisinde zaman zaman uyuşturucu konusu gündeme gelir.

“Madem…” derler, “Madem, o kadar özgürlük veriyorsunuz, uyuşturucu ne olacak? Onu da mı serbest bırakacaksınız?”

Hatta geçtiğimiz günlerde katıldığım bir seminerde de bunun tartışması oldu. Seminere katılan ve islami kesime yakın profesörlerden birisi, “Liberalizm’in mantığına göre kişi doğrudan suç işlemedikçe serbesttir. Bu anlamda uyuşturucu da serbesttir. Ancak diyelim bir eroinman ile aynı apartmanda yaşıyoruz. Bu kişi, madde kullanımından sonra bana ve aileme tehdit oluşturmaktadır. Engellememiz gerekmiyor mu?” şeklinde bir soru sormuştu.

Gerçekten de uyuşturucuyu ne yapacaktık?

Liberal düzen içinde “uyuşturucu içme hakkı” diye bir şey mümkün olamaz mı?

Uyuşturucu içenler topluma zarar mı vermekteler?

Profesör malesef önemli bir noktayı gözden kaçırmaktaydı…

Uyuşturucu içen kişi henüz topluma bir zarar vermiş veya kimseyi tehdit etmiş olmuyordu. Suç işlemesi için ya ‘eyleme geçmesi’ ya da ’apaçık bir tehdit yaratması’ gerekmektedir. Halbuki durum böyle değil. Henüz sadece uyuşturucu içmiş birinin ne kimseye doğrudan bir zararı, ne de tehdidi söz konusudur. Dolayısıyla ortada bir suç yoktur.

Şayet bu kişi uyuşturucu madde kullandıktan sonra eline silah alıp sokağa fırlamış ve dengesiz hareketlerde bulunuyorsa o başka…bu bir tehdit olarak görülebilir ve müdahale edilmesi gerekir. Gerçi bu gibi dengesiz hareketlerde bulunan kişinin ille uyuşturucu almış olması da gerekmez. Yine müdahale gereklidir.

Ama bunlar gerçekleşmeden, ileride oluşacak suç veya tehdidi, ‘önceden önlemeye çalışmak’ problemli bir yoldur.

Neden problemlidir?

Çünkü devlet aygıtına siz bir defa “suçu önceden önleme yetkisi“ verirseniz bunun önünüze neler getireceğini bilemezsiniz.

Bu soruyu soran profesör muhafazakar biriydi. Muhafazakar kesim Türkiye’de en çok baskı görmüş kesimlerden biridir. Kendisi bilmiyor mu bugüne kadar devletin din üzerindeki baskılarının da en önemli argümanlarından birisi “Şimdiden önüne geçilmezse, Türkiye’nin bir şeriat devletine gidebileceği, bu şeriatçıların ise ülkeyi ele geçirince hepimizi keseceği” idi. Onlar da kendilerine göre ileride ortaya çıkabilecek bir suçu önceden önlemeye çalışarak türbanı bile yasaklamadılar mı?

Tersi bir durum da mümkün olabilir. Araştırmalara göre dine çok bağlı insanlar daha az suç işlemekteler. Devlet bu araştırmadan yola çıkarak, “ileride suç işlememizi önlemek amacıyla” bizi camilere, kuran kurslarına vs..zorla gönderse ne olacak? Ne diyebiliriz? O yetkiyi verdik ya bir kere…ucu her yere gidebilir.

Peki şunu düşünsenize…”Suçu önceden önleme yetkisi”ni verdiğimiz devlet, 11 Eylül saldırılarını örnek göstererek dinin şiddeti ve suçu teşvik ettiğini öne sürüp, bundan dolayı ülkedeki tüm ibadethanelere giriş-çıkışların devlet kontrolünde falan yapılacağına dair bir kararname çıkartsa ne gibi bir itirazda bulunabiliriz?

Yani konu o kadar basit değil.

Gönül ister ki kimse zararlı maddeler kullanmasın ve keşke bunu önlemenin kesin bir yolu olsa…Ama malesef çözüm bu değil. Zira kendisine “suçu önceden önleme yetkisi” verdiğimiz bir devlet zamanla bu hakkını başka alanlara kaydırabilir.

Peki ne yapılabilir?

Örneğin profesör ve ailesi, uyuşturucu kullanan kişilerle aynı apartmanda yaşamayabilir, taşınabilir. Yahut apartman sakinleri madde bağımlısıyla iletişim kurmayarak zamanla onu dışlayabilir ve başka bir yere taşınmasını meşru yollardan zorlayabilir. Uyuşturucuyla mücadele alanında faaliyet gösteren derneklere yardımda bulunan kişilere, şirketlere vergi indirimleri falan getirilebilir, televizyonlarda bu alanda bilinçlendirici programlar, reklamlar gösterilebilir vs…

Hepsi ama hepsi o “zor”dan çok daha iyi ve çok daha makul karşılanabilir çözümlerdir. Zira yasaklamak bir şeyi çözmez. Toplumda bir talep varsa bu talep karşılanır. Yasaklarsanız daha pahalı ve illegal yollardan karşılanır. Önemli olan sinekleri avlamak değil, bataklığı kurutmaktır.

Son olarak devlet dediğimiz şey ise çok güvenmememiz gereken “Zorunlu Bir Kötü”dür. Onu terbiye etmek bizim elimizde. Terbiye ise daha az kanun çıkartarak olur, daha çok yetkilendirerek değil…

Sosyalizm : Neden İmkansız? (3)

Müşevvikler (Girişimci Ruh) 

Ortak mülkiyet esasına dayalı sosyalizm, sizi daha iyi bir ‘şey’ üretmeniz için teşvik etmez. Bu sosyalizmin dördüncü hayati hatasıydı. İcat ettiğiniz şeyden ötürü ödüllendirilmeyecekseniz-ki biz buna kapitalizmde ‘kar’ diyoruz, o şeyi icat etmeniz için çok fazla bir nedeniniz yoktur. Fakat sosyalistler bunun illa böyle olması gerekmediğini, kapitalizmde insanların kar güdüsüyle hareket ettiğini ama sosyalizmde de insanların aynı şevkle sadece ’toplumun iyiliği’ için çalışacağına inanırlar.

Makalemizin ilk bölümünde geniş anlamda incelediğimiz gibi sosyalizmde ‘herkes melek olsa dahi’ üretim araçlarında piyasa fiyatlarının olmaması sosyalizmin bolluk hedefine ulaşmasındaki en büyük engeldir ancak bunu şimdilik ‘müşevvikler’ konusunu daha iyi tartışabilmek için es geçiyoruz.

Aslına bakarsanız tüm iktisadı iki ana konuya dahi indirgeyebiliriz.  Birincisi, kaynaklar kıttır. İkincisi, insanlar ancak bir çıkarları varsa harekete geçerler.

‘Girişimci ruh’ ancak ve ancak serbest piyasanın işlediği, mülkiyet hakları tanınan ve kar-zarar olgusunun kabul edildiği bir sistem altında varolabilir. Ürettiğim ürüne el konacak ve tüm topluma dağıtılacak ise neden daha çok çalışayım? Yaşanan tarihi tecrübeler, müşevvikleri yok eden dağıtımcı politikaların ne beter sistemler yarattığını gözler önüne sermiştir.

Tarım için dünyanın en verimli topraklarına sahip Rusya, devrimin yapıldığı 1917 yılında dünyanın en büyük tahıl ihracatçısı konumundaydı. Devrimin ardından, tarım alanındaki özel mülkiyet haklarının lağvedilmesi ve beraberinde yerleştirilmeye çalışılan kolektivist anlayış Sovyetler Birliği’nde 1920 ve 1930′lar arasında müthiş bir kıtlık ve tarımsal üretimde rekor derecede düşüş yarattı. Sadece bu yıllarda, sayıları 5-10 milyon civarında değişen Sovyet vatandaşı ‘açlık’tan yaşamını yitirdi. 30 milyon civarı insan ise Batı ülkelerinden gelen yardımlarla beslenebilmişti.

Sadece Sovyetler Birliği değil, dağıtımcı sosyalist politikaları benimseyen hemen her ülkede üretimde müthiş düşüşler ve yiyecek kıtlıkları, nice yığınlara açlık çığlıkları attırıyordu.

Peki ya 25 yılı aşkın bir süre Çin’de sosyalist deneylerini gerçekleştiren Mao Tse-tung? Kendisinin ölümünün ardından bazı itiraflarda bulunan devlet adamları sadece 1959-62 yıllları arasında (literatürde ‘Zor 3 Yıl’ olarak geçer), yani üç yıl gibi kısa bir sürede bile 20 ile 30 milyon arasındaki Çin’linin ‘açlıktan’ öldüğünü belirtmişlerdir.

Aynı şekilde, Kamboçya komünist partisi Khmer Rouge’nin 1970′lerin sonunda başlattığı sosyalist devrim, halkın dörtte birinin ‘açlıktan’ ölmesine neden olmuştur. Açlıktan zaten kırılmakta olan Gana, sosyalist devrim gerçekleştireceği iddiasıyla başa gelen Kwame Nkrumah sayesinde dünyanın en büyük Kakao üreticisiyken, devrimin ardından kakao üretiminde %50 düşüş gerçekleştirme başarısı göstermiştir. Julius Nyerere’nin Tanzanya’sı? 1960′larda gıda ihracatçısı konumundaki Tanzanya, çiftlikleri kolektifleştirme politikasının ardından 1980′lerde gıda ithalatçısı (yaklaşık 18 milyon dolar değerinde gıda ithalatı) konumuna düşmüştür, hemde nüfusunun %70′i tarımda çalışıyor olmasına rağmen! Bu oran benzer yıllardaki Batı ülkelerinde %3-4 idi.

Tüm bunlar, insanları daha çok üretmeye, çalışmaya, düşünmeye, vs..’ye teşvik eden, motivasyonlarını arttıran müşevviklerin ne kadar önemli olduğunu anlatmıyor mu? Dağıtımcı politikalar insanların şevklerini öldürür. ‘Kar güdüsü’ olarak sürekli aşağılanan olgu ise, milyon yıllık yaşındaki gezegenemizin kıtlıkların üstesinden gelmesini sağlayan yegane faktördür.

Müşevviklerin hayati derecedeki rolünü hala kavrayamadıysanız, 16. yy.’da İngiltere’nin başlıca enerji kaynağı olan odunun kısa zamanda tükeneceği korkusunu aklımıza getirelim. Odun fiyatlarındaki yükselme (şükür ki kısmen serbest piyasa varmış), kömür üretim tekniklerinin gelişmesine, yeni kaynakların keşfedilmesine ve İngiltere’nin odun arzında artışlara sebep olmuştur. Neden? Çünkü odun fiyatlarının yükselmesi, işadamlarına, kaşiflere, bilim adamlarına, mühendislere vs’ye..kar vaadetmişti! Odun arzını arttıran kazanacaktı. İngiltere o zamanlar, piyasa fiyatları olmayan, kar-zarar gibi olgulardan bağımsız, özel mülkiyeti önemsemeyen sosyalist bir idare altında yaşıyor olsaydı muhtemelen onun vatandaşları da büyük acılar yaşayacaktı.

İşte şahsi çıkarın (müşevvik) toplumun çıkarıyla uyuşan mükemmel ahengi, teşekkürler Adam Smith! İşte ‘kendiliğinden doğan düzen’, teşekkürler Hayek.

Sonuç

Uzun lafın kısası, sosyalist teorisyenler insanoğlunun temel değerlerini yok saydılar. Onlar için fiyatlar önemsizdi, kar kötüydü, mülkiyet hırsızlıktı ve ‘girişimciler’ diye bir sınıfa ihtiyaç yoktu! Evet Marx, sıradan bir taş kırıcısı ile heykeltraş arasında nitelikli emek ve niteliksiz emek ayrımını yapmıştı ve ona göre heykeltraşın 1 saatlik emeği ile taş kırcısının 1 saatlik emeği arasında fark vardı ancak ‘girişimci’ye heykeltraş kadar bile değer vermedi. Emek-değer teorisi ve açmazlarına önümüzdeki günlerde başka bir yazıda ayrıca değineceğim.

Bugün belki sosyalizme kökten bağlı ve iman eden çok fazla sayıda insan kalmamış olabilir ancak etki alanı halen aynı şiddette devam etmektedir.

Bugün hükümetler haksız kamulaştırmalar, anlamsız vergi artışları yapabiliyorsa, toplum zenginlerden yapılan servet transferini meşru görüyorsa, insan ihtiyaçlarını karşılayacak yegane organ olarak kamu otoritesi hala birinci sırada yer alıyorsa ve tüm bunlar normal karşılanıyorsa sosyalist teorisyenlerin fikirleri hala kuvvetli ve etkili demektir. Bu demektir ki, günümüzde mücadele edilmesi gereken sosyal-devlet anlayışı değil, o anlayışın zihniyetini oluşturan, ona yön veren fikri arka plandaki değerler zincirini oluşturan sosyalizm düşüncesidir. Zira sosyal-devlet gücünü onun temelinden almaktadır.

Sosyalizm : Neden İmkansız? (2)

Geçen yazımızda ilk argüman olarak, piyasa fiyatları olmadan (özellikle üretim mallarında) oluşturulmaya çalışılan bir ekonominin ‘herkes melek olsa dahi’ ekonomik rasyonaliteyi gerçekleştiremeyeceğini ve bu yüzden sosyalizmin vaad ettiği bolluk durumuna hiçbir zaman ulaşılamayacağını belirtmiştik. Makalenin başında belirttiğim sıraya uygun olarak, sosyalizmin zayıf noktalarını incelemeye devam ediyoruz.

Kar-Zarar

Sosyalist bir iktisadi sistemin ihmal ettiği ikinci önemli husus : Kar-Zarar’dı. Piyasa ekonomisi genelde kaynakları verimli ve tüketici ihtiyaçlarını doğru okuyup, ona uygun ürünler üreten girişimcileri ödüllendirir. Tüketici ihtiyaçlarını doğru okuyamayan, kaynakları verimsiz kullanan (dolayısıyla maliyeti artan), yetersiz hizmet sunan firmalar ise zarar ve iflas ile cezalandırılır.

Serbest bir piyasada üretim faktörleri verimsiz ellerden, verimli ellere doğru kendiliğinden yönlenirler. Rekabetçi ve kar güdüsü ile hareket eden bir iktisadi sistem, kaynakların optimizasyonunu sağlar ve ekonomiyi-hayat standartlarını çok daha yukarı seviyelere taşır. Başarısız firmalar için serbest piyasa adeta giyotin görevi görür ve evet onlara acımasız davranır.

Sosyalist bir iktisadi sistemde ise kar-zarar gibi olgular önemsizdir. Ne kar edebilmek mümkündür ne de zararı hesaplayabilmek…Kar/Zarar olgusu olmadığı için mal ve hizmet üreten kuruluşların kaynakları daha verimli kullanmak gibi bir arzusu da yoktur. Bu olgulardan bağımsız bir kuruluşun üretim ve hesaplama yaparken ne türden bir disiplin içerisine olacağını tahmin etmemiz zor değildir.

Rekabet ve kar/zarar olgusundan bağımsız bir merkezi planlı ekonominin uzun süre yaşama, yaşasa bile kaynakları etkin kullanma şansı yoktur. Bunu ummak güçlü bir fanatizm gerektirir. Kar-ödül sistemi yoksa medeniyeti taşıyan müşevvikler(girişimci ruh) de yoktur. Müşevviklerin-girişimci arzuların olmadığı bir dünya ise bizi kaçınılmaz olarak zamanla, yeniliklerin olmadığı yoksul bir dünyaya götürür. Müşevvikler konusuna 4. maddede tekrar değineceğiz.

Özel Mülkiyet

Sosyalizmin üçüncü ölümcül hatası ; özel mülkiyet yerine ortak mülkiyete dayalı bir sistem oluşturma çabasıdır.  Mülkiyet deyince hemen aklımıza ev veya araba gelmemelidir. Aslında mülkiyet bina ve topraktan, emek ve fikirlerimizi kadar geniş bir alanı kapsar. Özgürlük mülkiyetten ayrı düşünülemez.

Mülkiyet bizi devletin total hakimiyetinden korur. “Herşey ortak” sloganlarının ardında otoriteryenizmin hain emelleri yatar. Sosyalist bir devlette hepimiz devletin birer çalışanı isek muhalefet nasıl olacaktır? Ekonomik yönden kocasına bağımlı bir kadının evde söz hakkı olmaması ile ekonomik yönden devlete bağımlı vatandaşların söz hakkı olmaması arasında mantıksal hiçbir çelişki yoktur. Zira yıkılıp giden nice sosyalist devletin şaşırtıcı sayıda toplu mezarlara sahip olması bu yüzdendir. Açıktır ki, sosyalist bir idare altında özgür basın, vatandaşlar ve edebiyat ummak, ya bu konuya çok kafa yormamaktan ya da saflık derecesindeki iyimserlikten ileri gelmektedir.

Örneğin bilinen ve okunan en önemli sosyalist düşünürlerden Proudhon mülkiyeti hırsızlık olarak damgalar. Bu görüşe göre ‘ilk sahiplik’ haksız biçimde elde edilmiş ve günümüze kadar süregelmiştir. Marx ve Engels’in ortaklaşa kaleme aldıkları Komünist Manifesto’da da açıkça yazıldığı gibi doğru olan mülkiyet haklarını ilga etmektir. Böylece mülkiyet topluma devredilecek ve “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” prensibi sağlıklı bir biçimde işletilecektir.

Birincisi, yukarıdaki kusurlu paragrafın aksine, ilk sahiplik hırsızlık olmadığı gibi, ’sahipsiz’ bir nesneyi diğerleri bulabilecekken bulmak, onu bulanın o şey üzerinde hak iddia etmesini meşru kılmaktadır ve keşfi yapan kimseye bir şey borçlu değildir. Tıpkı Edison’un elektriği, diğerleri bulabilecekken bulmasından sonra kimseye bir şey borçlu olmadığı gibi. Sahipsiz bir kaynağın nasıl meşru bir şekilde sahiplenildiğinin sıkı bir savunusu ve doğru bir tahlili için iskoç filozof D.Hume’un 1740 yılında kaleme aldığı ”İnsanın Tabiatına İlişkin Çalışma”sına göz atmak gerekmektedir.

İkincisi, özel mülkiyet, kaynakları daha verimli ve onların değerlerini arttıracak şekilde kullanmaya teşvik eder. Eski Sovyetler Birliği’nde komünist rejim, ailelere belli bir dönüme kadar olan topraklarda üretttiği ürünleri satma imkanı tanıyordu. Özel mülkiyet konusu olan bu küçük toprak parçaları, toplam ekili arazinin sadece %1′ini oluşturmaktaydı. Geriye kalan %99′luk arazi dilimi ise devlet çiftliklerine, büyük tarım kooperatiflerine aitti. Ancak, Sovyet basınının da belirttiği üzere, %1 gibi son derece küçük paya sahip özel mülkiyet konusu olan topraklar, toplam üretimin %25′ini gerçekleştirmekteydi. Sanırım özel mülkiyetin ortak mülkiyete olan üretimdeki üstünlüğünü bundan daha güzel açıklayan bir tarihi tecrübe olamaz.

Bunun dışında, G. Hardin’in isabetle oluşturduğu “ortak malların trajedisi” teorisi dünyanın her yerinde kendini ispatlamıştır. Sözkonusu teori, birilerinin özel mülkü olmayan, toplumun ortak malı sayılan nesnelerin bakımsız, ilgisiz ve aşırı kullanma sonucu yokolup gittiği anlatır. Örneğin parklardaki banklar buna birer örnektir. Parktaki bank örneğini global ölçeğe uyguladığınızda ise karşımıza sosyalizm çıkar.

Yaklaşık 800 sene önce yaşamış olan katolik papaz St. Thomas Aquinas şunları söyler ;

“Özel mülkiyet insan yaşamı için başlıca üç neden dolayısıyla gereklidir: ilk olarak, her birey bizzat sahip olduğu ve sorumluluğu altında bulunan şeyler için daha fazla çaba sarfeder. Kolektif mülkiyette ve sorumluluğun bir çok kimse arasında paylaştırıldığı durumlarda her birey daha az çalışır ve sorumluluğu başkasına yüklemeye çalışır. İkinci olarak, eğer her bireyin bir işte kendi sorumluluğu olursa, bu durumda işler daha iyi ve etkin bir şekilde yapılır. Üçüncü olarak, herkes kendi sahip olduğu şeylerle yetindiği (re sua contestus est) bir ortamda insanlar arasında barış daha iyi tesis edilebilir.”

Herşey bir yana, iktisadi araştırmalar, mülkiyet haklarına önem veren ülkelerin, sözkonusu hakka değer vermeyen ülkelere göre çok daha yüksek hayat standartlarına sahip olduğunu göstermektedir. Hatta Nobel ödüllü iktisatçı Hernando De Soto “Sermayenin Sırrı” adlı eserinde, batılı ülkeler ile dünyanın geri kalanı arasındaki tek farkın “Mülkiyet Hakları” olduğunu belirtir. Ekonomist dergisinin bir sayısında şunlar yazar : “Doğu Kongo’da yağmacı askerlerin periyodik bir biçimde çaldıkları sığırları kimse yetiştirmek istememektedir, toprak kiracılığı fakir ülkelerde güvence altında değildir, Zimbabwe’de topraklar hükümet yandaşlarına dağıtılmaktadır.”

Durumu daha iyi özetleyebilmek için komşu ülkelerin birbirleri arasındaki performanslarına göz atmakta fayda var;

Straup ve Gwartney’in ortaklaşa yazdıkları “Temel Ekonomi” kitabında bu konuda dikkat çekici örnekler var. “Birleşik Devletler’de kişi başına gayrisafi yurtiçi hasıla tutarı Meksika’nın hasılasının 4-8 katı civarındadır…Güney Kore’liler, sosyalist kuzenleri Kuzey Kore’lilerin 17 katı kadar gelire sahiptir…Fin’liler ve Estonya’lılar 1930′larda benzer hayat standartlarına sahiptiler. 2000 yılında ise bir Fin’li, ortalama bir Estonya’lıya göre 2,5 kat ile 7 kattan daha fazla gelir elde etti”. Aynı şekilde Doğu-Batı Almanya ve Hong-Kong ile Çin arasındaki muazzam gelir farklarının ardında da yatan başlıca neden ’Mülkiyet Hakları’ idi.

De Soto’nun dediği gibi “Kırsal bölgelere ziyaret ederken köpeklerin size havladığını görürsünüz çünkü köpekler bile mülkiyet haklarından haberdardır. Sadece devletçi hükümetler mülkiyet haklarının hala ne anlama geldiğini bilmiyorlar.”

ACF loading animated gif