Loading....
Son yazılanlar:

'Politik'

Sosyalizm : Neden İmkansız? (1)

1917′deki Bolşevik devrimi nihayetinde sosyalizm, kitaplar ve hayaller dünyasından çıkıp dünyanın en zengin doğal kaynaklara sahip topraklarında kendisine yaşama alanı buldu. İnsanlara eşitlik, refah ve daha güvenli bir dünya vaad etti.(1)

Sonunda vaadlerinden sadece birisini gerçekleştirebildi : Herkes ’sefalette eşit’lenmişti…

Yaşadığımız son finansal krizden sonra medyada en ufak bir köşesi olanlar bile hep bir ağızdan ‘Yeni Bir Dünya Düzeni’nin artık gerekli olduğunu, kapitalizmin bu içsel çelişkilerini aşamayacağını, sonunda onunda kilitlendiğini özellikle yazıp durdular/durmaktalar…  

Krizin kapitalist teori ile bir ilgisinin olmadığını konuyla ilgili bir başka yazımda ele almıştım(2). Peki ‘Yeni Bir Dünya Düzeni Mümkün!’ ile ne anlatılmak isteniyor? Elbette örtülü bir biçimde sosyalizm’den bahsediyorlar. Ve onlara göre ne geçmişte S.S.C.B. ne de şu anda Kuzey Kore’de veya Küba’da uygulanan sistem ‘tam sosyalizm’ değil. Sosyalizm başka bir şey. Evet Odtü’deki profesöründen, Fenerbahçeli Kemalettin’e kadar bu böyle..

Bu yazının amacı, sosyalizmin neden ’imkansız’ olduğunu anlatmaktır.

Sosyalist bir sistem kısaca medeniyetin temelindeki 4 kritik olguyu görmezden gelir ve herkes ‘melek olsa’ dahi yıkılmaya mahkumdur :  

1- Piyasa Fiyatları, 2- Kar-Zarar Sistemi 3- Özel Mülkiyet 4- Müşevvikler

1. Piyasa Fiyatları

Önce, anlaması kıyasla diğer konulara göre zor ama onların içindeki en önemli maddeden başlayalım.

L.V.Mises’ten önce sosyalist düşünceyi tenkit edenler,  daha çok ahlaki ve yaptırım cazibesi(müşevvikler) olmaması nedeniyle sistemi eleştiriyordu(3). Mises ise sosyalist sistem altında yaşayan herkesi ‘iyi’ kabul etsek dahi, hatta daha iyi bir ‘şey’ üretebilmek için, piyasa ekonomisindeki girişimci ruhun aynen sosyalist sistemde de devam edeceğini varsaysak bile sosyalizm arzuladığı hedeflerine ulaşamamayacağını söylüyordu, çünkü : sosyalizmde iktisadi hesaplama mümkün değildi. Ve yıllar Mises’i haklı çıkardı…

Peki Mises tam olarak neyden bahsediyordu?

Sosyalist ekonomide üretim araçları (toprak, emek, hammadde, makineler vs…) kamulaştırılır, ‘topluma ait’lerdir(4). Nelerin ‘üretim araçları’ içerisine girdiği ayrı bir tartışma konusu olsa da (örneğin bir yazarın kalemi ve gözlüğü, onun üretim aracı olabilir) şimdilik bu konuyu görmezden gelelim.

Sosyalizmde sözkonusu üretim araçları ortaklaşa ve adil bir biçimde kullanılacaklardır. Kulağa hoş gelen bu sözlerin içi bomboştur. Eğer üretim araçları toplumsal bir niteliğe sahip olacak ise, bu, devletten başka kimsenin toprak, hammadde, makine vs…üzerinde hak iddia edemeyecek olması demektir. Yani üretim araçlarında özel mülkiyet gibi bir durum kabul edilmeyecektir. Bu anlamda bu faktörler, hiçbir mübadeleye konu olmayacak, insanlar arasında alınıp-satılamayacak, stoklanamayacak, alternatif değerlendirmelerde bulunulamayacak ve dolayısıyla bunların bir piyasası ve piyasada oluşan fiyatları olmayacaktır. 

Üretim araçlarının piyasada oluşan fiyatları yoksa ekonomik aktivite ‘imkansız’dır. Piyasada arz ve talebe bağlı oluşan fiyatlar, kıtlığı ve bolluğu haber veren, insanların davranışlarını yönlendiren bir ekonomik pusuladır. Pusulası olmayan gemi nasıl denizde yönünü bulamazsa, piyasa fiyatları olmayan bir ekonomi de ekonomik rasyonaliteyi gerçekleştiremez. Ancak fiyat mekanizması tam anlamıyla işleyen bir ekonomide biz neyin ne şekilde ne kadar üretilebileceğini bilebiliriz. O halde sosyalizmde üretim kararları malesef çoğu zaman karanlıkta, el yordamıyla alınacaktır(5).

Coca-Cola ve Fanta Sosyalist Sistemde Üretildiğinde Ne Olur?

Örneğin sosyalist bir toplumda Coca-Cola ve Fanta’nın üretildiğini düşünelim…Toplum kendi arasında hemen bir değer skalası yaratacaktır. Mesela zamanla 2 Fanta 1 Coca-Cola edecektir. Çünkü insanlar Coca-Cola’yı daha çok seviyorlardır. Ve insanların Coca-Cola ile Fanta’ya sahip olma, onları değiş-tokuş edebilme ve bu sayede onlara değerler atfedilme hakları vardır. Evet, sosyalizmde bu mümkündür. Tüketim malları (Mises’in ifadesiyle ‘Alt Mallar’) açısından pek fazla sorun görünmemektedir. Hatta merkezi planlama yayınladığı bir emirle bundan böyle Coca-Cola’nın Fanta’dan daha çok üretileceğine karar verebilir. İnsanların ellerine daha fazla Coca-Cola kuponu dağıtabilir. Bütün bunlar gerçekten de mümkün olabilir sosyalizmde.

Peki ya üretim malları (Üst Mallar)? Onlar için durum çok daha karmaşık ve zordur. Coca-Cola’nın ne şekilde üretileceğine nasıl karar verilecektir? Hangi makineler kullanılacaktır? Coca-Cola’nın muhteviyatında şeker pancarından üretilen şekeri mi kullanmak daha avantajlıdır yoksa mısır şurubundan elde edilen fruktozu mu? Hangi alternatif renklendiriciler maliyet açısından uygundur? Hangi mühendisin ciklet fabrikası yerine Cola fabrikasında çalışması gerekir? Ambalajında kullanılacak dış yüzey hangi malzemeden basılmalıdır? Aynı malzemeyi, içeceğin muhafazası için mi kullanmalı yoksa bir bilgisayarın kasasını kaplamak için mi? Fabrika şehre 150 km. uzaklıkta mı olmalıdır yoksa 1500 km. mi? vs…daha sayamayacağımız binlerce üretim kararının ardından Coca-Cola soframıza kadar gelir. (Bu noktada basit bir kurşun kalemin bile ne kadar karmaşık üretim süreçlerinden geçtiğini anlatan, dünyanın en güzel makalelerinden “I, Pencil”‘ı(6) okumanızı öneririm ki konuya daha hakim olabilelim.)

Üretim faktörleri için piyasaların ve piyasa fiyatlarının olmadığı (yani insanların bu faktörlere sahip olma, değiş-tokuş edebilme, kıtlıklara-bolluklarına-alternatif kullanımlarına göre değerler atfedebilme vs..hakkı olmaması) bir ortamda maliyet hesabı yahut proje karşılaştırılması yapılamaz. Dünya üzerindeki kıt kaynakların heba olmaması için ise üretim sürecinde alınan kararlar hayati bir rol oynarlar. Tam da bu yüzden üretim faktörlerinin piyasa fiyatlarına sahip olması elzemdir. Ancak bu sayede biz kömürün fiyatı arttığı için petrolü keşfedebildik ve yine ancak bu sayede artan doğalgaz fiyatlarına elektrik ısıtıcılarıyla karşı koyabildik. Hangi kaynakların kıt, hangi kaynakların bol ve kullanımının daha avantajlı olduğunu ancak ’sürekli değişen-dinamik’ bir fiyatlama sistemiyle anlayabildik.

70′lerde Amerika’daki benzin kuyruklarını hatırlayalım. Nedeni, benzinin piyasa fiyatının olmamasıydı…Benzin fiyatları hükümet tarafından piyasa fiyatının altında belirlenmişti. Yani aslında kıt olan bir kaynak, sanki kıt değilmiş gibi bir muamele görüyor ve piyasaya doğru bir sinyalleme yapılamıyordu. Bu sayede ihtiyaç derecesi yüksek olan kişiler/kurumlar, ihtiyaç derecesi çok da yüksek olmayan kişiler/kurumlar ile aynı kuyruğu paylaşıyordu. Çünkü benzinin fiyatı olması gerekenden ucuzdu, yani kaynak israf ediliyordu.

Üretim faktörlerini özel kesimin elinden alıp kolektif bir araç haline getirerek üretim araçlarını fiyatlandırmadan bir üretim yapmaya çalışmak sosyalizmin yaptığı büyük hatalardan ilkiydi. Zira çok karmaşık olan üretim sürecinde piyasa fiyatları olmadan neyin ne kadar ne kalitede ne kapasitede üretileceğini bilebilmek kör-sağır-dilsiz bir adamın kendi kendine Chicago’daki bir kafeden kalkıp İstiklal caddesine gelebilmesi kadar zordu.

Sonuç olarak; Serbest piyasanın olmadığı bir yerde hiçbir fiyat mekanizması (para cinsinden) mevcut olamaz -en fazla siz bir fiyat mekanizmasının olduğunu varsayabilirsiniz-, bir fiyat mekanizmasının olmadığı yerde ise iktisadi planlama akılcı bir biçimde yapılamaz. İktisadi planlama akılcı bir biçimde yapılamıyorsa, sosyalizm en azından hedeflediği amacına (’bolluk durumu’) ulaşamaz ve yarattığı devlet hiçbir zaman ’sönümlenmez’. L.V.Mises de sosyalizmi ‘imkansız’ olarak nitelendirirken bahsettiği tam olarak buydu.

Piyasa ekonomisinin sosyalist ekonomiye olan en büyük üstünlüğü, iktisadi hesaplamanın az-çok mümkün olabilmesidir. Üretim kararları, çok sayıda değişik, karmaşık faktör arasından en etkin bileşimlerin seçilmesi sayesinde alınır. Fakat yukarıda bahsettiğimiz şekilde serbest piyasa tarafından fiyatlandırılmamış bir üretim faktörleri piyasasında ise bu imkansızdır. Üretimde kullanılacak olan kaynaklar verimsiz-israfkar ve yanlış yönlerde kullanılır ki S.S.C.B.’de sistem krize girince hakikat su yüzüne çıkmıştır. Sosyalist sistemde yürürlükte olacak olan fiyatlar ancak ve ancak iki maaşlı memur arasındaki muhasebe kurgularından ibaret olacaktır.

 Kaynakça : 

(1)Leo Huberman, Paul M. Sweezy (2006). Sosyalizmin Alfabesi. Çeviren : Cem Demirkan. İstanbul : Mep Kitap, s.69

(2)Soner Hoca (2008, Ekim). Kurtarma Operasyonu : Biri Serbest Piyasa mı Dedi?, Web : http://www.sonerhoca.com/2008/10/13/kurtarma-operasyonu-biri-serbest-piyasa-mi-dedi/)

(3) A. Gülçin Emre. (2006). Avusturya Okulu İçinde Ludvig Von Mises ve İktisadi Düşünceye Katkısı, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Ana Bilim Dalı, İstanbul, Turkey)

(4) K.Marx, F.Engels (2005). Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri. Çeviren : Muzaffer Erdost, Ankara : Sol Yayınları, s.140

(5) Ludvig Von Mises. (1981). Socialism, Ideas On Liberty

(6) Leonard E. Read. (1996). I Pencil, Foundation For Economic Education

“Kamusal Gasp”ın Somut Hali Vergiler Üzerine Kısa Bir Açıklama

Son yazımda finansal piyasalara müdahale eden kamu otoritelerini sorgulamış ve satır arasında “Devlet müdahalesi iyi birşey ise neden müdahale oranını arttırdığımız ülkeler, müdahale oranı düşük ülkelere göre daha düşük hayat standartlarına sahip?” sorusunu sormuştum.

SiyasetKahvesi.com‘dan Ceyhun bey ise bana hitaben yazdığı yazısında, ‘egemen-liberal görüş’ olarak nitelendirdiği ve “Vergi oranı arttıkça büyüme kötü yönde etkilenir, vergi oranı azaldıkça ise büyüme artar” söylemine çeşitli grafikler ve argümanlarla karşılık vermiş. İsveç’in yüksek vergili fakat refah seviyesi yüksek modelini de örnek göstermiş. Çok kısa bir açıklama yazısı ile sözkonusu karşı-argümanları ve düşünceyi irdelemek istiyorum zira ‘vergilerin az olması gerektiği’ne dair uzun bir ikna makalesine girişmeyi anlamlı bulmuyorum. Bunun için bulunduğunuz çevreyi, esnafın, sanayicinin nasıl ekonomik davranışlar sergilediğini objektif bir gözle incelemek yeterli olacaktır.

Baştan belirtmeliyim ki, kamu otoritesinin müdahale alanı sadece vergilerle sınırlı değildir. Fakat elbette vergi oranıyla oynayarak ekonomik canlılığa yol da verebilirsiniz, onu tamamen yok da edebilirsiniz. Örneğin vergi oranını %100 yaptığımız zaman hiçbir ekonomik kıpırtı olmaz.

Ancak ‘kamu otoritesinin müdahale alanı’ dediğimiz zaman bunun içine mülkiyet haklarından, iş kurma hürriyetinin önündeki engellere, bürokrasiye, emek maliyetlerine, finansal özgürlüklere, gümrük kota ve tarifelerine vs…kadar geniş bir yelpazeye sesleniyoruz. Vergi ise bu geniş yelpaze içerisindeki ayaklardan sadece biridir.

Ekonomi çok değişkenli-kompleks bir yapıdır. Tek bir değişkeni alıp matematiksel hesaplara girerek birçok şeyi ispat da edebilirsiniz, inkar da…Ceyhun bey’in kendi özel olarak seçtiği ülke ve yıllara karşılık bende ülkeler ve yıl dilimleri seçerek (örn. 80′lerin İran, Fas, Zambia, Tanzanya, Gana, vs..gibi ülkelerin vergi ve büyüme oranlarıyla aynı dönemdeki Hong-Kong, Singapur, Malezya, vs..gibi Asya-Pasifik’te yer alan vergi oranı düşük ülkeleri karşılaştırarak) ezber bozucu rakamlar verebilirim.

‘Egemen-Liberal Görüş’ olarak nitelendirdikleri fikirlere karşı çıkmak adına devletin ekonomideki ağırlığından memnun olan benzer zihniyetler hemen her tartışmada sıkça İsveç’in yüksek vergili refah ekonomisini de örnek gösterirler. Ceyhun bey de beni şaşırtmadı. Fakat ben onun aksine İsveç’in yüksek vergiler dolayısıyla refah seviyesini yükselttiğine değil (zaten mantığa aykırı bir durum), sözkonusu yüksek vergilendirmeye ‘rağmen’ geliştiğine inananlardanım. Tabii bunun için ciddi bir rapor olan Ekonomik Özgürlük Endeksi’ni(vergi dışındaki etkenler) gereksiz derecede alaya alarak ‘bakmak’ yerine samimi ve detaylı bir şekilde incelemek gerekiyor.

Son olarak, vergi oranı arttıkça, kazancınızdan devlete giden pay artar, size kalan pay azalır. Yüksek vergilendirmeler bireylerin çalışma heveslerini azaltır. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Zaten aksi olsaydı emin olun bütün devletler vergi oranlarını %100′e yaklaştırmak için ellerinden geleni yaparlardı. Şükürler olsun ki doğa buna izin vermiyor ve daha büyük ‘yasal gasp’larla karşılaşmıyoruz. Vergi oranlarının 0′a yakın olduğu, ürettiğimizin çoğunluğunun bize kaldığı, yaratanlardan tembel ve asalaklara haksız servet transferlerinin yapılmadığı bir dünyayı birgün görmek umuduyla…

Siyaset Meydanı : Söz Alabilseydim Neler Söyleyecektim?

[Farklı bir başlık ile LİBERALEM dergisinde yayınlandı] 

Dün Siyaset Meydanı’nda konu “Kapitalizm”‘di. Konuklar ; Sosyalist Mustafa Sönmez, Sosyal Demokrat Hurşit Güneş, Müdahaleci Liberal Besim Tibuk ve tam olarak neyi savunduğunu program süresince anlayamadığım Mehmet Altan’dı.

Soner Hoca olarak bu programı canlı canlı, yerinden izlemek için stüdyoya gittim. Herkes arka sıralara doğru tıklım tıkış doluşmuşken en ön sıradaki(protokol) koltukların bomboş olduğunu, benim için özel olarak ayrıldığını farketmem uzun sürmedi ve hemen yerimi aldım.

Program, misyon itibariyle karşıt görüşleri biraraya getirmek üzere kurgulanmıştı fakat konuklar ’serbest piyasaların başıboş bırakıldığında nasılda zıvanadan çıktığını, buna elbette devletin müdahale etmesi gerektiği’ söylemi üzerinde fikir birliğine çabuk varınca program bir anda Uzlaşma Meydanı’na döndü. Ben ve birkaç arkadaşım itiraz için ellerimizi havaya kaldırdık ancak reklam arasında ben tuvalete, benimle benzer fikirlere sahip arkadaşım Alper de Ali Kırca ile kulis yapmaya gidince Ali bey reklamlardan sonra direkt Alper’e söz verdi. Allah razı olsun Alper de güzel konuştu. Ben bir ara Alper’i köpek kovalıyor zannettim fakat meğerse Alper hep böyle hızlı konuşurmuş. Benim elim ise programın sonuna kadar havada kaldı maalesef.

Söz alabilseydim, sosyal demokrasi’nin, sosyal adaletin, devlet müdahaleciliğinin yüceltildiği programda ben konuklara ilk olarak “Devlet müdahalesi iyi bir şey ise neden müdahale oranını arttırdığımız ülkeler, müdahale oranı düşük ülkelere göre daha düşük hayat standartlarına sahip?” sorusunu soracaktım. Şükürler olsun ki, tarihi tecrübeler bize devlet müdahaleciliğinin sonuçlarını hem geçmişte hemde günümüzde göstermiştir ve göstermeye devam etmektedir. Bkz. : Sovyetler Birliği, Kuzey Kore, Küba ve Ekonomik Özgürlükler Endeksi.

‘Sosyal Adalet’ serabı peşinde koşanların anlayamadıkları birşey var : Devlet, sosyal adaleti birşeyler yaparak, kanunlar çıkararak sağlayamaz. ‘Sosyal Adalet’ dediğiniz şey herşeyden önce zenginlikle alakalıdır. Zira ancak, ortada bir zenginlik varsa paylaşılabilir. Atilla Yayla’nın söylediği gibi Somali anayasasına bir milyon kere “Somali bir sosyal devlettir” yazsak Somali bir sosyal devlet olabilir mi? Tüm vatandaşlarının eğitim, sağlık vs.. giderlerini karşılayabilir mi? Önemli olan önce zenginlik yaratmaktır ve açıktır ki devlet müdahaleciliğinden uzak piyasalar bu zenginliği yaratmakta oldukça başarılıdır. Anlayamacaklardır ama yinede söyleyim : Sözkonusu zenginliği kendi rızanızla paylaşırsanız bunun adı Özgürlük olur, devlet zoruyla paylaşırsanız Hırsızlık olur. Bu ise başka bir yazının konusudur.

Önceki yazımda da belirttim, yüksek regülasyon (düzenleme-müdahale) düşük hayat standartları demektir. Örneğin işgücü piyasalarını serbestleştiren ülkelerdeki işssizlik oranları, katı işgücü piyasalarına sahip ülkelere göre daha düşüktür. Herkes sanar ki, “işçi alıp-çıkartmak kolaysa veya bir ülkede işverenler üzerindeki sendikal baskılar artarsa işsizlik düşer”. Durum tam tersidir. İşçi alıp-çıkartmanın kolay olduğu Amerika’da işsizlik oranları düşük, katı ve baskıcı Avrupa’da, memleketimizde yüksektir. Bu konuda güzel bir yazı için bkz. : Acar, Mustafa (2003) “Piyasa’nın ‘Görünmez Kalp’i Regülasyona Karşı: Müdahalenin Görünmeyen Sonuçlarına Dair…” PİYASA, 2(5): 33-39.

Finansal piyasalara müdahalede böyledir. Örneğin Kanada ile Amerika’yı karşılaştıralım. Elbette hayallerimdeki düzeyden uzak ancak Kanada’nın finansal piyasalarını incelediğimizde Amerika’ya oranla çok daha müdahaleden uzak bir anlayış görmekteyiz. O halde Kanada’nın daha fazla çalkantılar, inişler-çıkışlar ve krizler yaşaması gerekir. Ama durum böyle değil. Bu konuda güzel bir yazı için bkz. : Lawrence, White H. (2008), “The Subprime Crisis Shows That Government Intervenes Too Little in Financial Markets? It Just Ain’t So!”, THE FREEMAN, October 2008

Belki bugüne kadar pekçok tarihi kriz okuduk ama ilk kez sanırım 1929 ile özdeşleştilen bir krizi yakından izleme şansına sahibiz. Bu yüzden daha iyi araştırma fırsatına da sahip olabiliyoruz. Ancak gelin görün ki Siyaset Meydanı’na katılanların bir tanesi bile “FED’in özellikle Irak müdahalesi sonrası başlattığı akıldışı hareketlerinin serbest piyasa ile ne ilgisi olduğunu” sorgulayamadı, yazıklar olsun.

İnsaf, bu kriz kadar devletin işin içinde olduğu başka bir kriz mi var? En azından bir tanesinden FED’in M3 oranlarından bahsetmesini beklerdim. Ortada 2000 yılından itibaren , her yıl %10′un üzerinde artan bir para arzı (dolaşımdaki dolar miktarı) var. Ekonomi nekadar büyümüş ki siz bu kadar cömert olabiliyorsunuz? Ve ortada bu parayı hesapsız dağıtan, serbest rekabetin ruhuna tamamen aykırı devlet girişimleri var : Fannie Mae ve Freddie Mac. Herşeyi geçtim, ortada devlet tekelinde bir para var. Serbest piyasadan bahsedeceksek parayıda serbest bırakacaksınız, ‘Serbest Bankacılık’ sistemine geçeceksiniz. Söyler misiniz bana bunun neresi “Serbest Piyasanın Krizi”?

Ben Ali Kırca’nın beynine sahip olsam, sergilediği davranışlar yüzünden onu suçlayabilir miyiz? Elbette hayır. Aynı şekilde devlette bir toplumun parasına sahip ise, ekonominin sergilediği davranışlardan artık Serbest Piyasa’yı sorumlu tutamazsınız.

Son kriz açıkça göstermiştir ki bizim hayatımız birkaç politikacının ve bürokratın insafına bırakılmıştır. Çözüm acilen tüm Merkez Bankaları’nın özelleştirilmesi, paranın devlet kontrolü ve tekelinden derhal çıkartılması, Serbest Bankacılık Sistemi’ne yavaş yavaş geçiş yapılmasında yatmaktadır.

Peki bu sistemde kriz olmaz mı? Elbette olabilir. Her maçını 5-0 kazanan bir takım olmadığı gibi, krizsiz bir ekonomik sistemde henüz icat edilmemiştir. Ama emin olun, tüm kontrolün bir tekel yapı yerine farklı irili-ufaklı yapılara dağılması arasında muazzam ölçüde sancı farkları olacaktır.

Kurtarma Operasyonu : Biri Serbest Piyasa Mı Dedi?

“Kapitalizm Çöküyor!”, “1929′dan Bile Kötü!”, “En Büyük Kriz!” vs…bugünlerde gazete sayfalarını, bu manşetler süslüyor. Elbette manşetler böyle olacak. Ne bekliyordunuz? Yoksa Amerika Merkez Bankası yediği haltı yine vergi mükelleflerinin sırtına başka türlü nasıl yükleyecekti? Bu, herşeyden önce son yıllarda herkesin gözü önünde olan en büyük ‘legal hırsızlık’lardan biridir. Daha aleni olamazdı. Bu kadar alenen yapılan bir hırsızlık başka nasıl meşru hale getirilecekti? Korkutacak ki hiçbir ahlaki değer, hak-hukuk tanınmasın, korkutacak ki yığınlar sorgulamasın. Biliyoruz ki otorite sorgulanmaktan nefret eder!

Bugün, Amerika merkezli yaşanan mevcut krizde hemen herkes 1929 yılında yaşanan Büyük Depresyon’a göndermeler yapmakta. Kapitalist sistemin doğası gereği kırılgan, dengesiz, herzaman müdahaleye ve desteğe muhtaç olduğu, aksi halde varlığını sürdüremeyeceği ve hatta hemen hiçbir kehanetinde haklı çıkamayan Marx’ın bile sonunda haklı çıktığı epeyce yazılıp çizildi.

Müdahale Olmadan Piyasalar Yaşayamaz Mı?

Yüksek regülasyon düşük hayat standartları demektir. Bu yüzden işgücü piyasalarını serbestleştirmiş olan Amerika’da işsizlik oranları katı işgücü piyasasına sahip Avrupa’ya göre daha düşüktür, bu yüzden gümrüklerinden ithal mal sızdırmayan Kuzey Kore, gümrüğünü serbestleştiren komşusu Güney Kore’den fakirdir ve yine bu yüzden finansal piyasalarını daha serbest hale getiren Kanada, finansal piyasalar geçmişi müdahalelerle dolu olan Amerika’ya göre çok daha sağlam bir ekonomik yapıya sahiptir.

Serbest piyasa teorisinde yer almayan ‘para basma tekeli’nin kamu otoritesine devredilmiş olduğu ekonomik ortamda, bizatihi devletin ekonomiye ‘doğrudan’ müdahalesiyle yaratılan bir krizde, krizi “başıboş finansal piyasaların kontrolden çıkması”na bağlamak oldukça yanlış.

1929 ve 2008 : Aynı Kalan Ne?

29 Buhranı’nı bize yaşatan neydi? Peki bugünkü 850 milyar dolarlık ’legal hırsızlık paketi’nin ardında tam olarak ne var? Kapitalizm ve onun içsel çelişkileri ya da acımasız spekülatörler mi? Hayır, üzgünüm ki bunlar sadece size anlatılanlar ve sizin inanmak istedikleriniz.

1929′da da böyle değildi. 80 yıl önce olduğu gibi bugünde para arzı hükümetler tarafından manipüle edilmektedir. Krizin nedenlerine ilişkin aslan payı işte tamda burada yatmaktadır. FED’in akıldışı hareketlerini yıllardır dikkatle inceleyen pekçok ekonomist için yaşanan durum hiç şaşırtıcı değildi. Sadece M3 para arzının (dolaşımdaki toplam dolar miktarı) yıllık artış oranlarını inceleyen birisi dahi bu kaçınılmaz sonucu çok önceden kestirebilirdi. Düşünsenize her yıl %10′un üzerinde artan bir M3 ve bununla tamamen orantısız büyüyen bir ekonomi. Bu demektir ki, 6-7 senede bir dolaşımdaki para miktarı ikiye katlanıyordu!

Söylesenize, son on yıla baktığımızda FED’in faiz oranlarını %1′lere kadar indirmesine tanık olmadık mı?  Buna bağlı olarak Mortgage faizleri Amerikan tarihinin en düşük seviyesini görmedi mi? Yatırım bankaları ellerindeki suni paraları ’insan ayırmadan’ dağıtmadı mı? Tüm bunlar irrasyonel bir bolluk ve malum balonu yaratmadı mı?

Serbest Piyasa ve Sorumluluk

Serbest piyasa ekonomisi herşeyden önce sorumluluğu gerektirir. Bu demektir ki, hata yapan cezasını çeker ve tabiidir ki iflas edebilir. Bunun için kimseyi suçlayamaz ve kimseye kendi durumunu kurtarması için zor kullanamaz, talep dayatamaz. Peki ya durum öyle mi? Ben ortada, herşeyden önce devlet kontrolünde olan sorumsuz (subjektif) bir değer (para), sorumsuz bir kamu tekeli (FED), aynı sorumsuzlukla devam eden çeşitli kuruluşlar (Freddie ve Fannie Mac, Lehman Brothers vs..), sorumsuzca kredi alan insanlar (tüketiciler) ve tüm bu sorumsuz hareketlerin bedelini ödemek zorunda kalan zavallı vergi mükellefleri görüyorum. Şimdi bana ezberlediğiniz sloganları bırakıp söyler misiniz serbest piyasa bunun neresinde?

Marx’ı bilemem ama sanırım Rand şu sözleri söylerken haklıydı : “…yaratıcı başlatır, asalak ödünç alır. Yaratıcı doğa karşısında kendi başına dikilir, asalak doğa karşısında hep bir aracıyı kullanır. Yaratıcının derdi doğayı fethetmektir, asalağın derdi ise insanları fethetmektir. Yaratıcı, kendi işi için yaşar, başka insanlara ihtiyacı yoktur…Asalak elden düşme yaşar, başkalarına ihtiyacı vardır, başkaları onun baş amacı haline gelir…”

Konu hakkında kapsamlı ve tamamlayacı bir başka yazı için bkz. Ekonomik Devletçiliğin Yeni Krizi / Atilla Yayla

Taraf Gazetesi Üzerine Bir Not

Eğer Taraf Gazetesi’ni aşağı-yukarı Ergenekon İddianamesinden beri izliyorsanız, bugünlerde birşeyi gözden kaçırmanız mümkün değil. Gazete, Ergenekon’a karşı nasıl sert bir tavır sergilediyse, Deniz Feneri davasıyla sarsıntılı günler geçiren hükümete de aynı sertlikte keskin bir duruş sergiliyor.

Kanımca Türk medyası tarihinde bir ilk yaşanıyor. İlk kez bir gazete iki farklı dünya görüşüne sahip gruba eşit mesafede eleştiri okları yöneltiyor. Örneğin Orgeneral rütbeli paşalar demirparmaklıklar ardına gönderilirken Taraf şöyle bir manşet atmıştı : “DARBECİ PAŞALAR GÖZALTINDA”…Taraf gibi ulusal çapta yayın yapan diğer benzer gazeteler ise : “TÜRKİYE NEREYE?” , “BÜYÜK GÖZDAĞI”, “İKİ ESKİ KUDRETLİ KOMUTAN GÖZALTINDA” vs..tarzında manşetlerle iddianameyi hükümetin bir oyunu olarak göstermeye, küçümsemeye çalışmışlardı…

Peki Deniz Feneri davasında manşetlere neler çekildi dersiniz? Hürriyet gibi hükümete uzak duran gazeteler en sert manşetleri atarken, bu sefer Zaman, Yenişafak türündeki gazeteler çok daha yumuşak bir tavır aldılar.

Peki Taraf ne yapıyor? Taraf Gazetesi ise son günlerde Deniz Feneri davasından ötürü hükümete en çok yüklenen gazetelerden biri. Mesela bugün attığı manşet şöyle : “ALMANLARA FENERİ SORMUŞ”…Başbakandan bahsediyorlar…Bu habere göre, Erdoğan ve Adalet Bakanı Şahin, davayla yakından ilgilenip sanıkların neden hala tutuklu kaldıkları hakkında bilgi almak istemişler.

Medyaya şöyle bir baktığınızda apaçık göreceksiniz ki; iki grup var…Hükümet’e Yakın ve Hükümet’e Uzak…Manşetler buna göre atılıyor…Ergenekon’u nekadar küçümseyen organ varsa hepsi tersi bir şiddetle Deniz Feneri’ne yükleniyor…Ergenekon’a karşı kimler sert manşetler attıysa da hepsi Deniz Feneri davasında daha yumuşak bir tavır alıyor. Fakat bir gazete hariç : TARAF. Bu gazete her iki davayada eşit derecede mesafeli durarak sorgulamalarını sürdürüyor.

Gerçekten bu bir ilk…ilk kez oluyor…ve bu gazetenin adı bu denli tarafsız duruşuna rağmen Taraf, komik değil mi? Diğerlerininki ise Hürriyet, Vatan, Cumhuriyet…

Profesöründen Hemşiresine…

Avea’nın yeni kampanya reklamı, dört yanımızın kamu kesimiyle kuşatıldığını okadar güzel özetliyor ki…

“Vur” Derken Öldüren Sigara Yasakları : İkna ve Zor

Beni yakından tanıyanlar benim ne kadar sigara düşmanı ve çekilmez bir tip olduğumu bilirler. Hayatım boyunca hiç sigara içmedim ve içen arkadaşlarıma kan kusturdum.

Tabii hemen aklınıza “Oooo..ozaman Soner Hoca yeni sigara yasaklarını destekliyordur” gelmesin. Son çıkarılan kanun ile anladım ki; bireysel hak ve özgürlüklerin B’sinden bihaber, otoriter bir yönetim anlayışı hala dimdik ve diri bir şekilde ensemizde soluk alıp vermeye devam ediyor.  Bu zihniyetin belli bir hayat görüşü, ideolojisi veya etik bir anlayışı yok. Batı’da ne gördüyse muhteviyatına bakmadan/sorgulamadan alıp getiriyor, üretmiyor.

Eğer bir diktatör tarafından yönetiliyor olsaydık tıpkı şimdiki gibi bizlerin nerede sigara içip içmeyeceğini kendisi belirleyecekti. Modern demokrasilerde ise buna diktatörler değil, ‘mülkiyet hakları’ karar vermelidir.

Nasıl yani?

Şöyle ki; eğer benim sahip olduğun bir evde, kafede veya arabadaysak, benden izin almadan sigara içemezsin. Bu saydıklarımın mülkiyeti bana ait ise, orada kuralları devlet değil ben koyarım. Bunun aksi, benim özgürlüğümün ihlali olur.

Şayet bir tiryakinin sahip olduğu bir evde, kafede veya arabadaysak, onun sigara içmesini yasaklama gibi bir hakkım olamaz. İster içer, ister içmez. Bende beğenirsem o ortamda bulunurum, beğenmezsem bulunmam. Orada kuralları o koyar. Bunun aksi ise onun özgürlüğünün ihlali olur.

Görüldüğü üzere ben sigara içilmesinden zarar görüyorum, tiryaki ise sigara içilmemesinden. İkimizde birşeylerden zarar görüyorsak, kimin kim üzerinde baskı kuracağına ‘mülkiyet hakları’ kolaylıkla karar verebiliyor. Devlete hiç gerek yok.

Peki mülkiyetin kamuya ait olduğu yerler? Örneğin tapu müdürlükleri, nüfus daireleri vs..? Orada da sigara içilmesinin yasaklanması gerekiyor. Eğer ben ‘mecburen’ tapu müdürlüğüne gidiyorsam, başka bir alternatifim yoksa, beni içtiğin sigaranın dumanı ile zehirleme hakkın yok. Bana ‘Kardeşim ozaman gelme’ diyemezsin. Eğer sigara içmeyenler için ayrı bir tapu dairesi yoksa, kamuya ait ortak alanlarda sigara içmek yasaklanmalıdır. Zira bana zararı var. Burada dikkat edilmesi gereken; ’alternatifsizlik ve mecburiyet’. Restorantlar, barlar veya kafelerde pekçok alternatifiniz var ve o barda eğlenmeye ‘mecbur’ değilsiniz.

Eğer sigara içilmesinden rahatsızsanız benim gibi arkadaşlarınızı ve bulunduğunuz ortamları buna göre şekillendirebilirsiniz, içen arkadaşlarınızı ikna yoluna gidebilirsiniz, sigaraya karşı savaşan sivil toplum örgütlerinde çeşitli roller üstlenebilirsiniz.

Bunun aksi, ‘ikna’ yerine ‘zor’ kullanma olur ki bugün alkışladığınız ve hoşunuza giden ‘zor’ yarın pekala sizinde zorunuza gidecek istenmeyen durumlar yaratabilir.

Soner Hoca Ne Eylerse Güzel Eyler

Soner Hoca 15 Nisan günü hükümete ne çağrısı yapmıştı?

“…Türkiye sana sesleniyorum: Pirinç kuyruklarında insanların yaşadığı eziyeti gördüm, hala neden ithal pirinçten %45 oranında gümrük vergisi alıyorsun?”

Peki hükümet 17 Nisan günü ne karar aldı?

“…Pirinç fiyatlarındaki hızlı yükseliş, hükümeti de harekete geçirdi. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) 100 bin ton gümrüksüz pirinç ithalatına izin vermesine ilişikin karar Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı.”

Allah’tan başka birşey isteseymişiz…

Çözümü Uzaklarda Aramamak: Açlık ve Piyasa

İnsanoğlu, varolduğu andan itibaren açlık ve yoksullukla mücadele etmiştir, etmektedir.

Bugünlerde de, gazete köşelerini gıda fiyatlarında meydana gelen olağandışı artışlar süslüyor. Devlet kapılarındaki pirinç kuyruklarından haberler veriliyor.

Böyle zamanlarda en çok gözlemlemeyi sevdiğim şey, diyalektik bir biçimde hayalini kurduğu ‘devrim’in gerçekleşmesini bekleyen ve buyüzden dünya ticaretinin zaman zaman yaşadığı dönemsel fiyat artışlarından ilginç bir şekilde ‘haz’ alan insanların yarattıkları komplo teorileri…

Beklenmeyen bu fiyat artışının ardındaki sebeplere bakıldığında Çin ve Hindistan’ın artan talebi, kuraklık, bio yakıtlar vs..başta sıralanıyor. Elbette sebepler bunlar olabilir. Peki ya yapılması gerekenler?

Gerçekten yapmamız gereken hangisi; mevcut durumun baş sorumlusu merkezi planlı sisteme yeniden bir ‘plan’ için çağrıda bulunmak mı yoksa oy peşinde koşmaktan başka bir işleri olmayan politikacılardan çok, kar peşinde koşmaktan başka bir işleri olmayan işadamlarına güvenmek mi?

Bizi herzaman ikincisi doyurur ve giydirir. İlki daha çok boş konuşur. Bunları, hatta daha fazlasını tarih boyunca vaad etmiştir ama yapamaz, yapamamıştır. Hiçbir dünya ülkesinin vatandaşları komünist/sosyalist/planlı ekonomilere yakın idareler altında karınlarını doyuramamıştır. Hepsi açlık çığlıklarıyla yıkılıp gitmiştir. Hangi ülke ki, devletin ticaret üzerindeki kontrollerini azaltıp serbest ticareti teşvik etmişse orada daha çok bolluk/bereket olmuştur.

Bugün yaşanan pirinç fiyatlarındaki artışın sebebini kötü hava durumuna (kuraklık) bağlayabilirsiniz ama daha yapısal bir sebebi var; kötü hükümet.

Evet, havanın derecesiyle basitçe oynayabileceğimiz bir sihirli kumandaya sahip değiliz ama şükürler olsun ki mevcut politikalarla oynayabilecek politika yapıcılara sahibiz. The Economist, “Dünyada Açlık” adlı makalesinde şöyle yazıyor :

” …İyi idare edilen ülkeler asla açlık sorunuyla karşılaşmamaktadır; fakat en kötü beslenen 25 ülkenin tamamı fena şekilde yönetilmektedir…Doğu Kongo’da hiç kimse sığır yetiştirmek istememektedir, zira yağmacı askerler onları çalmaktadır. Barış içindeki fakir ülkelerde bile, toprak kiracılığı çoğu zaman güvence altında değildir. Zimbabwe’de hükümet toprağı kapmakta ve destekçilerine vermektedir. Bu, tarım üretiminin düşmesine neden olmaktadır. Bir çok ülkede bireylerin toprak sahibi olmasına müsaade edilmemekte veya bireyler sahip oldukları topraklara resmi bir geçerlilik kazandırmakta büyük zorluklar çekmektedir… ”

Mesela ben Dünya Bankası Başkanı Zoellick’in yerinde olsaydım ” Fiyatlar böyle giderse dünyada 100 milyon insan açlıktan ölebilir. ” türünden bir açıklama yapacağıma, şu tarz bir açıklama yapardım;

” Fakir ülkelerdeki hükümetlere sesleniyorum: Bu ülkelerde tek geçim kaynağı tarımdır. Bunun önündeki engelleri kaldırın. Çiftçilerin toprak sahibi olmalarını kolaylaştırın. Bunları mülkiyet haklarıyla garanti altına alın.  Ticaretinizi serbestleştirin. Zengin ülkelerdeki hükümetlere sesleniyorum: Sizlerde sübvansiyonları, kotaları, tarifeleri kesin. Size ne tarımdan! Bırakın Vietnam’daki yoksulluktan ölmek üzere olan çiftçi size pirinç göndersin, Afrika’da yaşam mücadelesi veren çiftçi size muz göndersin, Brezilya’dan şeker gelsin…Türkiye sana sesleniyorum: Pirinç kuyruklarında insanların yaşadığı eziyeti gördüm, hala neden ithal pirinçten %45 oranında gümrük vergisi alıyorsun? ”

Zira böylesi daha anlamlı olurdu ama malesef Dünya Bankası başkanı değilim.

Son olarak; bugünün ortalama insanı 1500′lü yıllardaki krallardan çok daha iyi bir yaşam standartına sahiptir. Endüstri Devrimi’ne kadar yaşayan kahir ekseriyet açlığı bir ‘dünya hali’ olarak kabul etmişti. Onlar için hayat ‘fakirlikten kurtulma’ mücadelesi değildi, hayat ’sadece varolma’ mücadelesiydi. Çok değil, bir kuşak önce dünya nüfusunun %90′ı temiz sudan mahrumdu. Bugün bu oran %15-20′ler civarında. Son yarım yy.’da küresel gıda üretimi ikiye katlandı. Bütün bunlar planlı/sosyalist/komünist türe yakın idareler sayesinde olmadı. Sadece, piyasa ekonomisine daha çok imkan veren, insanların birşeyler üretip satmasını/pazarlamasını daha çok teşvik eden, mülkiyet haklarını kısmen daha çok koruyan-kollayan idareler sayesinde oldu.

“Açlıktan kim sorumlu ve ne yapmalıyız? “ diye çok fazla düşünmenize gerek yok. Göçsel hareketlere baktığınızda bile, insanlar kapalı/baskıcı ekonomilerden, kısmen daha açık ve serbest ekonomilere, hayatlarını riske ederek göç ediyorlar. Bu size birşey anlatmıyor mu?

*Wordpress’teki teknik bir arıza nedeniyle ‘italik’ yapmam gereken bazı cümleleri düz yazı olarak yazmak zorunda kaldım, bilginize…

“Çarşı” Tarihsel Materyalizm’e Karşı!

Hiçbir sabah kalkmadığım kadar erken kalkıp evden çıktım ve köşebaşında aldığım günün ilk “günaydın”ıyla beraber sözkonusu günaydının sahibi tanımadığım şahıs, ‘GASTE’ adındaki gazetenin ‘ücretsiz’ olduğunu söyleyerek elime tutuşturdu. “Gene hangi belediyenin hangi akla zarar hizmeti” diye söylenip, yanımda bulunan arkadaşımı da bu söylentime ortak edip fikri sabah jimnastiğimize oldukça erkenden başlarken , bu ‘günaydınlar’ sahibi tanımadığım şahıslardan yüzlerce, her köşebaşında olduğunun farkına vardım.

Sonra başka köşebaşlarında “20 DK.” adındaki bir başka ‘ücretsiz’ gazetenin de aynı yöntemle dağıtıldığını gördüm. ”Bu da rakip belediyenin herhalde..” asabiyetiyle söylenmemin şiddeti artarken o dakika konuyu mutlaka araştırmam gerektiğine karar verdim.

Hakikaten neyin nesiydi bu ‘ücretsiz’ gazeteler? Şayet bunlar belediyelerinse; gerek ahlaki/etik açıdan -başkalarının parasıyla başkalarına gazete okutmak-, gerek içeriğinde yer alan haberlerin hangi memurun hayat görüşüne ve neye göre seçildiğinin önemi açısından, gerek piyasada ‘normal’ şartlarda rekabet etmeye çalışan gazete şirketlerine yaratılan ‘haksız rekabet’ açısından, herşeyden önemlisi devlete bahşettiğimiz böyle bir keyfiliğin sonunun nereye gidebileceğinin kestirilememesi açısından son derece ‘zararlı’ bir durumla karşı karşıyaydık.

Tam bu hırsla bilgisayarın başına oturmuş, araştırma yaparken birde ne göreyim? Meğer ‘GASTE’ adındaki ücretsiz gazete aslında özel bir şirketinmiş. İstanbul’da 1.000 ayrı noktada 700 görevli tarafından dağıtılan Gaste’nin CEO’luğunu dünyada ücretsiz metro gazetesi trendini başlatan İsveçli Pelle Anderson yapıyor. “20 DK.” isimli diğer gazetenin sahibi ise ‘GASTE’ye rakip Doğan Grubu.

Peki kamu otoritesinin bir şeyi bedava yapmasıyla özel bir şirketin bedava yapması arasında ne fark vardır? Birçok açıdan fark vardır ama en önemli farklardan biri; ‘bedava’ diye birşey olmadığından, maliyetlerin ve olası zararların tüm topluma ‘zorla’ yüklenmesi yerine özel bir şirketin bunları ‘gönüllü’ olarak yüklenmesidir.

Genel itibariyle, ”Fiyatların ve maliyetlerin aşağı, hürriyetlerin ve hayat standartlarının yukarı doğru yol alması” olarak nitelendirdiğim kapitalizm, sanırım birçok engele, haksızlığa ve eleştiriye rağmen Marx’ın ‘tarihsel materyalizm‘ini farklı bir yöne doğru çekiyor. Evet günümüzde pekçok şeyin fiyatı her geçen gün rekabet şartlarından ötürü baskılanıyor, hatta ‘bedava’ dahi olabiliyor.

Ancak sözünü ettiğim durum, ‘malesef’ kamu otoritesinin özel mülkiyetlere zorla el koyduğu proleteryal bir iktidarın faaliyetleri sonucu değil, ‘karşılıklı rıza’ ilkesine dayanan ve bedenine sarılı halatlara rağmen bize o parlak ışığını fırsat buldukça çakan ’serbest piyasa’nın bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi neticesinde gerçekleşmekte…

ACF loading animated gif