Archive for the ‘Politik’ Category

Anayasası Olmayan Ülke Hangisi?

Salı, Mart 18th, 2008

Soru : Aşağıdaki ülkelerin hangisinin yazılı bir anayasası yoktur?

a) UGANDA

b) MOZAMBİK

c) İNGİLTERE

d) SOMALİ

Düşünün…Öyle geri bir ülke ki anayasa yok daha! Adamlar yazamamış!…

Düşünün…düşünün…düşünün…Cevap?

Efendim doğru cevabımız İngiltere. Peki neden Birleşik Krallık yüzyıllardır bir anayasaya sahip olmamış? Peki insanlar haklarını nasıl savunmuşlar? O halde İngiltere’de hukuk nasıl işliyor? Yani anayasa aslında okadar da gerekli birşey değil mi?

The Independent gazetesi bu türden soruları cevaplamak için ” The Big Question: Why doesn’t the UK have a written constitution, and does it matter? ” şeklinde bir başlıkla konuyu ele almış. Buyrun türkçe çevirisi de burada. Benim hiç Soner Hocam olmadı be..

Halkın Yarısını Sınırdışı Edelim mi?

Cumartesi, Mart 15th, 2008

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya AKP’ye kapatma davası açtı. Şimdi Anayasa Mahkemesi bir karar verecek. 11 kişiden 7’si “kapansın” derse AKP şaka maka kapanacak. Bence kapanır. Çünkü bildiğime göre 11 üyenin en az 8′ini Sezer giderayak doğrudan atamıştı.

Başsavcı Yalçınkaya’nın iddianamesindeki gerekçeler ilgimi çekti ; 3 çocuk önerisi , Cuma Namazı, Helal Gıda Standardı, Türban Defileleri, Erdoğan’ın “Affetme hakkı maktulün ailesine aittir ” sözleri vs…AKP’nin kapatılmasını gerektiyormuş..

Başsavcı uyanık ama benim kadar değil. Biraz dikkat etse, daha önemli ‘parti kapatma’ gerekçeleri var. Mesela genelde AKP’liler ilk adımlarını sağ ayakla atıyorlar, su içerken ‘bismillah’ çekiyorlar, sinirlenince ‘ya sabır’ diyorlar, ileride hacca falan gitmeyi düşünüyorlarmış…Başsavcı’dan daha uyanık olmasını beklerdim, bunları gözünden kaçırmış.

Şaka bir yana Mümtaz Soysal’ın dediği gibi günümüz Türkiye’sinde artık darbelerin yerini ‘parti kapatma’lar aldı. Aslında çok daha kökten bir çözüm var.

Şimdi bu halk bunu hep yapıyor. Demokrat Parti’ye oy vermedi mi bu halk? (%57,5) . Sonra DP askeri müdahaleyle iktidardan indirildi. Aynı halk gitti bu sefer Adalet Partisi’ne oy verdi (%53) , Allah’tan yine darbe oldu da Demirel iktidardan indirildi. Gene uslanmayan bu halk bu sefer Refah Partisi’ne oy verdi, onu da kapattık. Fazilet Partisi’ne oy verdi, onu da kapattık. Gitti şimdi Ak Parti’ye oy verdi, onu da kapatacağız. Neden böyle uğraşıyoruz ki? Tümden halkın yarısını sınırdışı edelim. ‘Gereksiz’ diğer partileri de kapatalım. 1 adet ‘Resmi İktidar Partisi (RİP)’miz, 1 adet de ‘Resmi Muhalefet Partisi (RMP)’ olsun. Seçime sadece biri girsin. Ama halk genede oy versin. Parti programını da Yargıtay üyeleri ile TSK belirlesin.

Sosyal Güvenlik Reformu ve Direniş

Cuma, Mart 14th, 2008

Hükümet, Sosyal Güvenlik açıklarına, ‘oy kaybı’ tehlikesine rağmen “dur” dedi ve reform yapma kararı aldı. Aslında başka seçeneği de yoktu zira para yok. Yani solcular merak etmesin, hiçbir zaman ‘devlet’ olarak adlandırdığımız aygıt, cebinde para varken ‘popülizm’ yapmaktan vazgeçmez. Eğer vazgeçiyorsa bilin ki para kalmadı.

Arkadaş durum kısaca şöyle ; bi şu anda çalışanlar var birde emekliler. 5 çalışan var, 10 tane de emekli var. Yani çalışanlar emeklileri karşılamıyor. Yani çalışanlardan kestiğin primlerle emeklileri doyuramıyorsun. E devlet ne yapıyor? Bu aradaki farkı borçlanarak karşılamaya çalışıyor. Açık böyle böyle büyüyor.

Sendikalar da reforma karşı, eylem yapıyorlar. Bir kere emekçileri düşünüyorsanız, “devlet bir şekilde para bulsun, sistem (açık) aynen devam etsin..” diyorsanız yine çelişkidesiniz. Zira açık bu şekilde devam ettiği sürece, açığı karşılamak için devlet ya borçlanacak, ya para basacak ya da vergileri arttıracak. Şimdi söyleyin bakalım bana, bu üç yol peşinden ne getirir? Enflasyon ve yüksek faiz. Sanırım sendikalar ve eylem yapan emekçiler enflasyonist finansal baskılardan uzak-korunaklı-ütopik diyarlarda yaşıyorlar. Çünkü bunun daha rasyonel bir açıklaması yok.

Eylem mi yapıyorsunuz? Kime yapacaksınız biliyor musunuz? Süleyman Demirel’e. Çünkü sistemi krize sokan ilk adım 1991 yılında, onun zamanında atıldı. 50-55 olan emeklilik yaşı parametresini, ‘oy uğruna’, kadınlarda 38 ve erkeklerde 43′e çekerek aktüeryal dengeyi mahvetti. Kendisi şu anda neler hissediyor merak ediyorum, çünkü nesillere müthiş bir miras bıraktı. Türkiye o günden beri Sosyal Güvenlik konusunda belini doğrultamadı. Bugün milli gelirin %5′i kadar açık veriyoruz. Dikkat edin bütçenin değil, milli gelirin!

Bismarck’la ilk kez ortaya atılan, İkinci Dünya Savaşı sonrası şekil değiştiren Sosyal Güvenlik Sistemi günümüz dünyasında yeniden şekilleniyor. Ve insanlar değişime direniyor, sadece bizde değil, Almanya’da, Fransa’da ve pekçok ülkede…

Devletler ve Rekorları

Perşembe, Mart 13th, 2008

Biliyorsunuz bizim devletimizin ( aslında tüm devletlerin ) ilginç rekorları vardır. ‘Kar amacı gütme’nin ayıplandığı toplumlarda -ki çoğu toplumda para kazanmak ayıptır- böyle ilginç rekorlara rastlanır. Havaalanını dağ eteğine yapma, susuz köye hamam yapma, 60 trilyon harcanan bir ilkokulun halen bitirilememesi, bir tv kurumu olan TRT’de 15.000 kişinin çalışması ( Show Tv’de bu rakam 500 civarıdır ) vs…bunlardan anlık aklıma gelenleridir. Muhakkak daha büyük rekorları vardır.

Mesela devlet bir hastane yapacak değil mi? Onu en gereksiz yere, en rantabl olmayan yere yapar. ‘Fırsat Maliyeti’ diye bir kavramdan haberi yoktur onun. Onun para kazanmak gibi bir derdi de yoktur. Peki ‘kar amacı gütmeyen’ bir kurum müşterilerini memnun etmeye çalışır mı? Kurum zarar ettiğinde, başında bulunan(lar) ellerini ceplerine atmayacaksa yani maddi zararlar mükelleflerin ödediği vergilerle karşılanacaksa, o kurumdan hayır gelir mi?

Alın size yeni ve canlı bir örnek ; Olimpiyat Stadı rekor kırmış. Ne rekoru? Dünyanın en az seyirci çeken stadı rekoru!

Sağlıkta Komünist Dönem ve Bürokrasi

Çarşamba, Mart 12th, 2008

Gülay Göktürk’ün 5 Mart tarihinde yayınladığı yazısı gözümden kaçmış. Öyle de hayati bir konu ki, şu an Türkiye’de bunun zerre kadar tartışılmaması epey vahim bir durum.

Efendim durumu kısaca özetlersek : 15 Şubat’ta Sağlık Bakanlığı’nın çıkardığı yeni yönetmelik tam bir skandal. Sağlıkta komünist/merkezi planlamaya dayalı bir sisteme geçmiş bulunuyoruz.

Bakın yeni Sağlık Sistemi neler getiriyor : ” Bu yönetmeliğe göre, bundan böyle herhangi bir kişi ya da kurum, kendi pazar araştırmasını yapıp, işler mi-işlemez mi, karlı mıdırdeğil midir kararını verip, kendi seçtiği yerde özel hastane ya da tıp merkezi açamayacak. Bunun yerine, her yılın ekim ayında Sağlık Bakanlığı nerede ve kaç tane özel hastane ya da tıp merkezine ihtiyaç olduğunu belirleyecek ; internet sitesinde yayınlayacak; kurmak isteyenler de Bakanlık’a başvuracak!

Yani öyle kafasına göre herkesin hastane açma hakkı falan yooook! Nerde böyle rahatlık kardeşim? Geleceksin önce bi bakanlığa başvuracaksın, orada biraz bürokrat azarı yiyeceksin, evraklarını hazırlayacaksın ( ki muhtemelen hazırladığın evraklar içerisinde sen bir eksik yapmışsındır! ) , el pençe divan ;

- efendim ben baktım da falanca yerde hastaneye gerek olduğunu farkettim, e param da var, kurayım ben..

dediğinizde,

- HELE ÖNCE Bİ BAKALIM, Bİ ARAŞTIRALIM BAKALIM O DEDİĞİN YERDE BÖYLE BİRŞEYE İHTİYAÇ VAR MI? BELKİ YALAN SÖYLÜYON LAN? HER KAFASINA ESEN HASTANE AÇARSA NE OLUR BU MEMLEKETİN HALİ?

şeklinde bir cevapla karşılaşabilirsiniz.

Bitmedi…

Diyelim ki bir özel hastaneniz var ve ilave doktor almak istiyorsunuz; alamazsınız. Bunun için Bakanlık’tan izin istemeniz lazım. Bakanlık ilave doktora ihtiyacınız olmadığına hükmederse alamayacaksınız!

Bakın bu iş şakaya gelmez işte..bu hayati bir konu…kötü doktorun yerine yenisini ikame etmenin önüne böyle abuk subuk bürokratik engeller koyarsanız olmaz. Hastane sahibi kötü cerrahı kovup yerine iyisini alabilir. Bunu bakanlık iznine bağladınız mı olmaz! Hayati derecede yanlış bir uygulama. Derhal kaldırılması lazım.

Peki neden durduk yerde Sağlık Bakanlığı böyle bir uygulamaya gidiyor? Nedeni basit…Tam Gün Yasası. Nedir Tam Gün Yasası? Hani hepimizin bildiği doktorlar vardır, yarım gün kamu hastanesinde, yarım gün de özel muayyehanesinde çalışır. Hatta kamudaki doktorların birçoğu bunu yapar. Artık böyle birşey olmayacak. Devlet diyecek ki ” ya kamu ya özel, seç! ” . E genelde doktorların çoğu özel muayyehanelerinden vazgeçmeyecek. Ve kamuda doktor sıkıntısı olacak. İşte bu türden kaymaların yaşanmaması için bakanlık baştan işi ‘ bakanlık izni ‘ ve ‘ bürokrasi’ ye bağlıyor ki öyle kamuda doktor açığı ortaya çıkmasın.

Son söz : Kamu Hastaneleri derhal özelleştirilmelidir. Serbest piyasa ve rekabetin önü açılmalı, halkımızın sağlığı için devlet sağlıktan elini çekmelidir. Özel Sigorta Şirketleri ile masaya oturulup, toplu pazarlıklara başlanmalı…neredeyse şu andaki primlere yakın fiyatlarla ( belki çok daha düşük fiyatlara ) halk aynı hizmeti özel hastanelerden de alabilir. Böylece ne prim ödediğimiz kurumlar devlet kurumu olur, ne de hizmet aldıklarımız..Evet, hemen şimdi!

Bu Şekilde mi “Eylem”iyorsunuz?

Salı, Mart 11th, 2008

KESK’e bağlı Yapı-Yol Sen üyeleri, yarın ”iş bırakacak”mış.

Sendika üyeleri, İstanbul’da Kurtköy ve Mahmutbey gişeleri ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde ikişer saatlik ‘iş yavaşlatma’ eylemi yapacakmış.

Bende bu olayı anlamam. İnsanlar birşeylerden memnun değilse o ‘şey’i devam ettirmezler. Örneğin kız arkadaşınızdan memnun değilseniz onu bırakırsınız, ‘aşk yavaşlatma’, ‘az sevme’ gibi birşey yapmazsınız. Yahut gittiğiniz cafe’deki hizmeti beğenmezseniz birdaha gitmezsiniz, ‘hesabı geç ödeme’ gibi saçma sapan şeyler yapmazsınız. İşinizden memnun değilseniz, işinizi değiştireceksiniz..’iş yavaşlatma’ nedir?

Bir işçi ile işveren arasında anlaşma genelde şu şekildedir :

-Kardeşim sana ben bu parayı veriyorum kabul ediyor musun?
-Ediyorum/Etmiyorum.

Ederseniz çalışırsınız.Etmezseniz çalışmazsınız.

Ayrıca bu kamuda çalışanlara herzaman sinir olmuşumdur. Hem yüksek maaş alırlar, hem az çalışırlar, hem sigortaları tam yatar, ikramiyeleri gecikmez, hemde en yüksek zamları alırlar yinede memnun olmaz bunlar, hep söylenirler..Greve giderler, iş yavaşlatırlar vs..

“Çalışmayın arkadaşım, o sizin burun kıvırdığınız ‘kötü şartlar’da çalışacak, yani paraya sizden daha çok ihtiyacı olan milyonlar var sokakta. Çekilin!” dersiniz “Yok biz iş yavaşlatacaz” derler…

Hala mı Kürtçe Yasak?

Pazar, Mart 9th, 2008

Haber şaka değilse, kapatılan DEP’in eski milletvekili Mahmut Alınak, DTP Kars İl Başkanı iken parti binasına `8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun’ yazılı kürtçe afiş astığı gerekçesiyle 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Aynı kişi daha önce de, Tayyip Erdoğan’a kürtçe dilekçe yazdığı için gene 6 ay hapis cezası almış.

Bu ülkede hala birileri Türkçe dışındaki dillerde yazı yazdığı, konuştuğu için hapse atılabiliyorsa, önümüzde evrensel hak hukuk ve ilkelerden oluşan uzun bir yol var demektir.Ne olmuş biri Kürtçe afiş yazsa? Ne olabilir yani? Bundan daha masumane ne olabilir? Yada Kürtçe dilekçe gönderse? Ne olabilir? Gerçekten birileri bunları ‘hapis cezasına çarptırılabilecek büyük suçlar’ olarak tanımlıyor ve bu tanımlamaya inananlar, ‘adalet’ dağıtması için para ödediğimiz hakim ve savcılarımız.

İslam Dünyası Niçin Geri?

Pazar, Mart 9th, 2008

İslam ülkeleri neden kalkınamıyor? Neden Hristiyanlar bilimde, sanatta, politikada, felsefede, ekonomide ve çeşitli hayati konularda Müslümanlardan ileri?

Bu sorulara kafa yoran kişilerden Mustafa Akyol Star Gazetesi’ndeki köşesinden bir yazı dizisi başlattı.Aşağıya alıntılayıp linkliyorum, okuyun, ihmal etmeyin.

İslam Dünyası Niçin Geri? [1]

…Neyse, gelelim meselenin özüne. Bugün İslam dünyasının, özellikle de Arap aleminin, hiç de parlak bir durumda olmadığında sanırım çoğumuz hemfikiriz. Demokrasiden eser yok, özgürlükler mumla aranıyor, sosyo-ekonomik düzey çok geri. Spencer gibileri, bu duruma bakıp ‘sorunun kaynağı İslam dinidir, zaten bakın, falanca İslami kaynakta geçen şu dini hüküm despot ve çağdışıdır’ diyorlar.

İslam Dünyası Niçin Geri? [2]

Dokuzuncu yüzyılda İspanya’da yaşayan Paul Alvarus adlı Hıristiyan düşünür, dindaşları arasında hızla yayılan ‘İslam hayranlığı’ndan yakınarak şöyle yazıyordu:

Hıristiyan gençler, Arap şiir ve yazılarını hatmeder oldu. Arap ilahiyatçı ve filozoflarını, onları çürütmek için değil, Arapça’yı daha zarif konuşmak için okuyorlar. Latince’yi, Kutsal Kitabı, İnciller’i unuttular!’ (People of the Book, Zachary Karabell, s. 67)

Haydi hayırlı okumalar…

Sadun Aren’i Kaybettik

Pazar, Mart 9th, 2008

Sadun Aren (Sadun Hoca) memleketimizin yetiştirdiği koyu sosyalistlerdendi.Ben, siyasi görüşü ne olursa olsun, çevresindeki insan hak ve ihlallerini görüp bu uğurda mücadele veren, yazan-çizen, gösteri yapan vs..insanlara herzaman saygı duymuşumdur.

Köşesine çekilip olan biteni bir sinema filmiymişçesine izleyen, belirli hayat görüşleri olmayan, bu dünyada varlığını hiçbir zaman sorgulamamamış, sadece hazları uğruna yaşayan insanlardan çoğu zaman nefret etmiş, yakınlık kur(a)mamışımdır.

Evet, Sadun Hoca ile pekçok konuda ayrı düşünüyordum.Örneğin, vefat etmeden önce verdiği yakın röportajlardan bir tanesinde bakın türban için neler düşünüyor : “Türban şeriatın öncüsü, şeriatın bayrağı, onun için her hal ve kárda karşı çıkacaksın, geçit vermeyeceksin. Türbanı hakikaten inancıyla, politik anlamını bilmeden takmış olanlara da ’Kusura bakma bunu çıkaracaksın, çünkü Türkiye’nin laik olması, senin türban özgürlüğün yüzünden sekteye uğratılamaz’ diyeceğiz. Bu konu kişisel özgürlük meselesi olarak alınırsa, işin içinden çıkılamaz, herkesin bir fantezisi olabilir. Türbana prestij vermemek lazım. Bence önemli düğünlerde bile yasak olması lazım. Başbakanın gelini filan olmaz mesela, orası da kamusal alan oluyor.

Peki sevdiğim görüşleri yok mu? Aslında bugün birçok at gözlüklü sosyalistin suratına tokat gibi çarpan şu görüşleri de var ; “Şimdiye kadar söylediklerimizin birçoğu geçerliğini yitirdi. Örneğin ben özelleştirmeye karşı çıkmayı gerekli bulmuyorum. Bugünkü koşullarda özelleştirmeye karşı çıkmanın ilericilikle hiçbir alakası yoktur.

Sadun Hoca’ya Allah’tan rahmet, yakınlarına, sevenlerine ve özellikle tüm iktisat camiasına başsağlığı diliyorum.

“23′ten sonra olursa uygundur efenim”

Cuma, Mart 7th, 2008

Biliyorsunuzdur, Ahmet Çakar bir tv programında esprisine “Fenerbahçe Sevilla’yı elerse bikini giyerim” demişti.Sonra bu lafının ciddiye alınmaması gerektiğini, futbolun şakaya gelmediğini falan söyledi ama tabii laf ağızdan çıkmıştı bikere.

Fenerbahçe Sevilla’yı eledi.Tabii herkes Ahmet Çakar’ın bikini giymesini bekliyor. Besteler yapıldı, “Ahmet Çakar tanga giyseneeeeee giyseneee giyseneeee…”.

Nuri Çolakoğlu, çok üst düzey bir RTÜK yetkilisine telefon ederek, “Ahmet Çakar televizyonda bikini giyerse tavrınız ne olur” diye sormuş. “Gece 23’ten sonra olursa müsamaha ederiz, erken saatte erotik görüntü olur çünkü” yanıtını almış.

Yahu düşünsenize RTUK olmasa ne yapacaktık? Şimdi buradan şunu anlıyoruz ; birincisi, “bikini” ayıp birşey.Çocukların gelişimini engelliyor.Oyüzden, doğduğu günden beri plajlarda üstsüz kadın görmekten bıkmış çocukların yetiştiği Avrupa toprakları, bizim bikiniyi ayıp gören zihniyetin yetiştiği topraklardan geri değil mi?

İkincisi, evde tv başındaki çocuk Ahmet Çakar’ı bikiniyle görse ne olacak? Kardeşim amaç bikiniye özendirmemekse Ahmet Çakar giyecek onu çıkacak primetime’da.Hatta sadece Ahmet Çakar yetmez.Müslüm Baba, Orhan Baba ve bilumum kıllı babalar…hepsi giyecek onu, ver yayına..ver yayına bak o çocuk birdaha bikini görmek, giymek istiyor mu?