Loading....
Son yazılanlar:

'Ve diğerleri...'

Haz İle Doğruluk

- Hazzın peşinden koşarken ‘doğru’ olmaya neden bu kadar gayret edelim ki?

- Cennetin eşiğine varalım derken cehennemin beşiğine düşmeyelim diye.

Bugün buna benzer bir şey okudum, tam böyle miydi hatırlamıyorum…

Hayat felsefemi mi özetliyor, yoksa bana mı öyle geliyor?

Havuz Problemi

Yaşamakta olduğum sitenin özel bir havuzu var..

Her gün akşamüstü 4′ten sonra gidip vakit geçiriyorum…

Bomboş bir havuz…

Sinir bozucu bir sakinlik…

Arada bu sakinliği bozmayı başaran tek şey 3 yaşındaki bir çığlık…

Derinden bir yabancı müzik…

Üstünde insan olan en yakın şezlongla aranızda 12 şezlong var…

Havuzdan istifade edenler kimler biliyor musunuz?

Görevliler, görevlilerin kardeşleri, garsonlar, çocuk bakıcıları…

Sahi ne oldu o siteye taşınırken kurduğunuz hayallere?

Hani havuza girecektiniz? Hani tenis oynayacaktınız? Hani spor yapacaktınız o çamlar arasında?

Hep ekip biçmek istediğiniz bahçenizi bahçıvana, doya doya sevmek istediğiniz çocuklarınızı bakıcıya, havuzunuzuda görevlilere bıraktınız…

Siz nerdesiniz?

Hangi iş anlaşmasını yapıyorsunuz?

Yeni projenizde hedefiniz kaç milyon dolar?

Ve ne yapacaksınız o parayı?

Bir akşam üstü havuz başında, elinizde kitabınız ve önünüzde karpuzunuz olmadıktan sonra…

Sahi ne yapacaksınız?

Yine sadece uyumak için uğradığınız evler mi alacaksınız? Daha mı çok bakıcı tutacaksınız çocuklarınıza? Belki yeni bir bahçıvan daha alırsınız…

Ve paranın bir amaç değil araç olduğunu illa 80 yaşında mı anlayacaksınız?

Rastlantı…

Rastlantılar… 

Hergün milyarlarca insan, kaldırımda, kırmızı ışıkta, alışveriş merkezlerinde, gittiği sinema salonunda, vs’de..birbiriyle karşılaşıyor.

Hiç biri birbirini tanımıyor ve çoğu birbirinin suratına bakmıyor bile. Halbuki bu okadar büyük bir mucize ki!

Dünya nüfusu 6.6 milyarı geçti. Buna göre, kaldırımda yürürken karşıdan gelen ‘yabancı’yla aynı yer, aynı gün, aynı saat, aynı dakika ve aynı saniyede karşılaşma oranımız muazzam bir olasılık hali. 

Evet ama biz henüz yanımızdan geçip giden veya aynı filmi aynı seansta, yanyana koltuklarda izlediğimiz hiç bir yabancıyla buna şaşırmadık değil mi? 

Aksine, bu büyük rastlantıları yaşadığımız insanlara suratlarımızı çevirdik, onlarla hiç konuşmadık, onlardan çekindik ve hatta tebessüm dahi etmedik…

Düşünsenize, farklı topraklarda doğuyoruz, farklı şehirlere taşınıyoruz, farklı okullarda okuyoruz, farklı çevreler ediniyoruz, bugün evden çıkarken annemizle tartışmamız uzun sürdüğü için 17:34 yerine 17:41′de evden adımımızı atıyoruz, gazete bayiinin önüne gelip her gün okuduğumuz gazeteyi istiyoruz ve sizinle aynı gün, aynı saat, aynı dakika, aynı saniye aynı bayiiye biri geliyor, başka bir gazete istiyor.

Onunda tıpkı sizin gibi bir hayat hikayesi ve mücadelesi var ama karşılaşıyorsunuz işte…

Hiç şaşırmadan, konuşmadan-etmeden-birbirinizi merak etmeden, farketmeden o da sizin gibi gazetesini alıyor ve hayat kaldığı yerden devam ediyor…

Halbuki bu rastlantının olma ihtimali kaça kaç hiç düşündünüz mü?

Bundan sonra yanınızdan geçip gidenlere en azından somurtmayın, güzel güzel bakın hatta tanışın, konuşmaktan çekinmeyin, bu büyük bir rastlantı!

Size söylüyorum Starbucks’ta oturup tek başlarına kahve içenler! Kalkın ve aynı masada oturun!

Kocanız Neye Emanet?

Geçtiğimiz haftalarda Kanal D’de yeni bir yarışma başladı : ”Kocam Size Emanet”.

Kocalarının evlendikten sonra iyice ’saldıklarını’ iddia eden kadınlar, kısaca onların artık eskisi gibi olmadıklarını, dış görünümlerine özen göstermediklerini, kilo aldıklarını, özel günleri hep unuttuklarını, kabalaştıklarını, ricaların yerini emirlerin aldığını vs…falan söylüyorlar.

Değişmeleri için kocalarını programa göndermişler.

Programda erkekler bir hafta bir evde yaşıyorlar ve sporu, sağlıklı beslenmeyi, dans etmeyi, iyi giyinmeyi, kadınlarla nasıl konuşulması gerektiğini, kişisel cilt bakımlarını falan öğreniyorlar..kel olanlara saç bile ekiyorlar.

Hakikaten de, evden çıktıklarında bazı adamların hem dış görünümlerinde hemde davranış kalıplarında büyük değişimler oldu.

Bütün bunlar bir yana, merak ettiğim ise şu oldu ;

Yahu ’değişsin’ diye eve soktuğunuz o adamlar daha yakışıklı olunca, kilo verince, cilt bakımı yaptırınca, daha iyi giyinince, daha güzel dans edince size daha mı çok bakacak? Sizinle daha mı çok ilgilenecek?

Eski haliyle size bakmayan adam, yeni haliyle neden baksın?

Tersine, kocalarının değişmelerini istiyorlarsa kadınları o eve sokmak lazım…

Aksi halde, biri bu kadınlara boşanma sürecini hızlandırdıklarını söylesin lütfen!

Melodram

Bugün ilk defa, kendi cep melodimden farklı (hemde oldukça alakasız) bir melodiyle çalan başkasına ait bir telefonu algılayamayıp, ”acaba benimki mi çalıyor?” diye kendi cep telefonumu kontrol ettim.

Ayrıca ilk defa hayatımda bu kadar bozuk bir cümle kuruyorum. Yukarıdaki cümle içerisinde fazladan, gereksizce kullandığım “cep”, “telefon” ve “bir” kelimelerinden en yüksek tasarrufu sağlayacak kişiye 10 yıl sonra açıklayacağım hayatın sırrını bugünden anlatacağım.

Neyse ne diyorduk? Evet…bambaşka bir melodiye benimki mi çalıyor diye baktım…

Yani? Yani yaşlanıyorum ben…Tam yaşlı hareketi…

Ne zaman oldu? Bugün oldu. Ne hissettin? Kötü bir şey. Geçer mi? Bilmem…Gençlere tavsiyeniz? S.ktir git babanla dalga geç sen…

Bertrand Russell ve İnsan Neden Yaşar?

Sakin bir sahil kasabasında genç bir balıkçı yaşarmış. Sabah erken saatlerde kalkar avlanır, öğlen güneşi tepeye varana kadar avladığı balıkları pazarda satar, öğleden sonra da ailesiyle ve arkadaşlarıyla vakit geçirirmiş. Balıkçının genelde bu az çalışan, avare halini gören ve ona nasihatte bulunmak isteyen çok büyük bir şirketler topluluğunun sahibi yaşlı adam “Evlat…senden her zaman gelip alışveriş yapıyorum. Ama görüyorum ki az kazanıyorsun. Neden bir tekne daha alıp işleri büyütmüyorsun? Ayrıca öğleden sonrada aylaklık yapacağına çalışmaya devam etmelisin, böylece daha çok balık toplayabilirsin” demiş…

-”Neden?” demiş genç balıkçı..

Yaşlı ve zengin adam devam etmiş “Sen beni anlamadın galiba..daha çok balık tutman, daha çok kazanman demek” demiş..

- “Peki sonra?” 

- “Sonra daha büyük tekneler alacaksın..yanında adamlar çalışacak…”

- “Ya sonra?”

- “Sonra bir bankadan iyi bir kredi çekip soğuk hava deposu kiralarsın, yeni elemanlar istihdam edersin…”

- “Eeee sonra?”

- “Sonra, işleri daha da büyütür ve bir fabrika kurarsın, dünyaya ihracat yaparsın…”

- “Peki ya sonra?”

- “İtibarın yükselecek, çok daha zengin olacaksın, benim gibi emekliliğine varınca konferaslara çağrılacak, röportajlar verecek, insanlara nasihat edeceksin…”

- “Peki ya tüm bunlardan sonra?”

- “İşte en tatlı kısım burası” demiş yaşlı adam, “Artık yaşlandın ve yoruldun, sahil kasabasında güzel bir ev ve motor alıp hayatının tadına varacaksın…”

Genç balıkçı ise “İyi de ben bunu zaten yapıyorum” demiş…

Evet gerçekten seviyorlar…daha büyük televizyonlar, daha büyük evler, daha şık otomobiller, daha çekici elbiseler, daha güzel masa ve sandalyeler istiyorlar…Hepsi de daha pahalı ama hepsi de güzel. En değerli zamanımız olan boş vakitlerimizi ‘daha yüksek fiyatlı’ mal-mülk edinmeye feda ettik. Daha çok çalışmanın daha iyi olduğuna inandırıldık. Boş oturunca azarlandık, kalkıp iş bulduk. Tek görevi evdeki karısının, komşunun karısından daha az mala sahip olmaması için koşturan insanlarla doluştuk..mesaileri bekler oldular, yazık…kopup gidiyorlar, harcanıyorlar, yazık…Karısının da Allah belasını versin!

Hiçbir zaman ofisteki masamızın üzerinden kaldırmadığımız, hep aynı yerde duran laptop’larımız var artık. Sahi neden aldık biz bu laptop’u!? Ömrümüzün sonuna kadar kullansak dolduramayacağımız kadar boş Megabyte(mb)’larımız var içinde ama neden hala bir üst modeli cezbeder bizi? Mallara ulaşalım derken mal mı olduk gerçekten? İki düğmesi dışında hiçbir tuşun ne işe yaradığını bilmeyen kadınlar niye hala ister ki daha gelişmiş bir çamaşır makinesini? Hemde okuma-yazması olmayan gündelikçiler kullanacaklarken onu…İçini dolduramadığımız kocaman buzdolaplarımız var..Yılın en fazla 3 ayı kullandığımız, 9 ay böceklerin yaşadığı lüks yazlıklarımız da var şehrin dışında…

Bu dünyada sahip olduğumuz en değerli iki nimet : Sağlık ve Boş Vakit. Ve insanoğlunun şükretmekte en cimri olduğu, değerini en bilmediği iki durum..İkisi arasındaki tek fark ; sağlığı kaybedince değerini anlayan adam, boş vaktini büyük bir hırs ve arzuyla feda eder. Hiç de farkında değildir o telaşenin içerisinde ne yaptığının. Hiç de anlamaz. Boş vakit gereksizdir, şeytanın işidir ve kurtulmak gerekir. Kurtulur ve rahatlar. Mallarla rahatlar…başka bir renk bot alınca rahatlar, mesaj yazmaktan başka bir bok bilmeyen çocuğunun cep telefonunu yenisiyle değiştirince rahatlar…İzni bekler, izni biter…hele patronsa çoğu zaman izni de yoktur. Bu yüzdendir tatilde kulağından telefonunu düşürmeyen göbekli ve kel adamların rahatsız edici halleri..Etrafımız bu tiplerle dolu…çoğunun şekeri, tansiyonu vs..var. Kazandıkları servetlerini, emekliliklerinde sağlıklarını geri alabilmek için harcıyorlar, yazık…

Yukarıdaki cümleleri okuyanlar benim Bertrand Russell’dan epey etkilendiğimi düşünebilirler ama yanılıyorlar. Maddi hayatın koşturmacası içerisinde, kalabalık çarklar arasında parçalanıp giden ama hiç de bunlardan haberi olmayan modern insanın hikayesini anlatan ve onu kendisine gelmesi için ustaca bir edebi dille sallayan Russell bir yere kadar gerçekten doğru şeylerden bahsediyor. 

Ancak insanoğlu malesef hayatını sürdürebilmek için hukuk kurallarıyla güvence altına alınmış serbest piyasaya (karşıtlarının nefret dolu dillerindeki ifadesiyle kapitalizm’e) muhtaç. Russell’ın “Aylaklığa Övgü”sündeki az çalışma saatlerinin iktidar olduğu dünyaya ulaşmamız için yapmamız gereken şey ise malesef o çok küfrettiğimiz kapitalizmin daha çok gelişmesine çabalamak. Zira ancak bu sayede artan verimliliğe, beraberinde artan ücretlere ve düşen çalışma saatlerine sağlıklı bir şekilde kavuşacağız..Bunun için hükümet bir adım atmak istiyorsa derhal çalışanlar üzerindeki vergi yüklerini indirmelidir.

Daha devam ederim ama ben bu yazımda iktisat yazmayacağım, canım istemiyor. Konuyla ilgili bir sonraki yazımda Russell ve ütopyasının handikaplarını, anti-etik metodolojisini ele alacağım. Ozaman yazarım…

Hayatın Anlamı : Basamak Etkisi (yakında)

Neden 2-0 geriden gelen takım, maç 2-2 sona erince müthiş bir sevinç yaşarken, 2-0′ın üstünlüğünü koruyamayan takım müthiş bir üzüntü duyar? Oysa sonuç her iki taraf içinde aynı değil midir?

Neden borçları yüzünden Mercedes’ini satan adam Volkswagen’e talim ederken mutsuzluğun zirvesine ulaşır da, Şahin’ini satıp üstüne koyduğu parayla aynı Volkswagen’i alan adam dünyanın en mutlu insanıdır?

Neden babamız bize eskiden Ericsson A1018 model cep telefonu getirdiğinde sevinçten havalara uçardık da şimdi kamerasız bir Nokia bizi tatmin edemiyor?

Neden işsiz gezerken 1350 YTL’ye bir iş bulan mühendis o gün eve giderken bulutların üstündeyken, patronuyla girmiş olduğu zam pazarlığında 2.200 YTL olan maaşına daha fazla zam alamayan bir başka mühendis o gün evine hüzün götürür?

Neden hep elde ettiklerimizin farkına kaybettiğimizde varırız da gözümüz yinede elde edemeklerimize takılır? Ve neden kabul edemeyiz neye sahip olursak olalım, ömrümüz boyunca elde edemeyeceğimiz birşeylerin olacağını…

Babamın en güzel günleri kız arkadaşıyla motorsiklet üzerindeki günleri miydi?

Britney Spears saçlarını neden kazıttı?

Mutlu olduğumuz zamanlar, mutsuzluklarımız karşısında ne zamandan beri bastırılmış azınlık ve bir türlü iktidara gelemiyor? Ve neden keder başımızda bir Hitler? Yaşımız ilerledikçe bize ne oluyor? Neden yıllarla mutluluk ters orantıda ve birbirlerine bukadar İsrail-Filistin? Biz neyi yanlış yapıyoruz?

‘Hayatın Anlamı : Basamak Etkisi’…yakında Sonerhoca.com’da, uzakta kitapçılarda…

Yeni Yazılarla Döndüm Döneceğim…

Biliyorum…”ne oldu bu Sonerhoca’ya ne güzel yazıyordu?” diyorsunuz…E Sonerhoca’nın da bir özel hayatı var değil mi? Evet durdum ama yakında bomba gibi konularla (küresel ısınma, yabancı sermaye, kalkınma vs…) dönüyorum, hatta döndüm sayılır…ve buralardaki konular sonunda bir kitapta toplanacak..

Taksici, Hapşuruk ve Stres

Not: Bu yazıyı yazınca, bazı değerli okurlardan “Soner Hocam mizahi uslubun tamam ama bukadar da mizah olmaz, özüne dön! Sen bir siyasi sitesin” türünden tepkiler geldi. Biliniz ki, Soner Hoca siyaset dışı, abuk-subuk bir yazı yazdıysa muhtemelen memleket meselelerinde canını ‘çok’ sıkan bir durum olmuştur. O da şahsi protesto hakkını kullanmıştır. Bundan sonra da böyle olacaktır. 

Bugün Taksi’ye bindim ve arkada oturmaktan hoşlanmadığım için öne oturdum. Bu şekilde taksiciyle memleketi kurtarmam daha kolay oluyor.

Henüz başlangıç cümlemi hazırlıyordum ki, hapşurdum…

Ama taksici “Çok Yaşa” demedi…Acaba ben hapşurmanın şiddetiyle duymamış olabilir miyim şeklinde bir strese girdim.  Çünkü eğer “Çok Yaşa” demişse, benimde “Sende Gör” veya “Hep Beraber” gibi birşeyler zırvalamam lazım. Öbür türlü çok ayıp olacak. Ama eğer taksici böyle bir nezakette bulunmamışsa benimde durduk yerde “Sağol, Sende Gör” demem biraz saçma olacak, küfür gibi.

Tam ben bunları düşünürken ve içinde bulunduğum bu müthiş derecede gereksiz durumdan kurtulmaya çalışırken, taksici hapşurdu!..

-Çok Yaşa! dedim büyük bir keyifle…

-Sağol… dedi.

Aradan 1-2 saniye geçtikten sonra ise cümlesini devam ettirdi ;

- …Sende çok yaşa.

- Sağol :)

ACF loading animated gif