Kurtarma Operasyonu : Biri Serbest Piyasa Mı Dedi?

“Kapitalizm Çöküyor!”, “1929′dan Bile Kötü!”, “En Büyük Kriz!” vs…bugünlerde gazete sayfalarını, bu manşetler süslüyor. Elbette manşetler böyle olacak. Ne bekliyordunuz? Yoksa Amerika Merkez Bankası yediği haltı yine vergi mükelleflerinin sırtına başka türlü nasıl yükleyecekti? Bu, herşeyden önce son yıllarda herkesin gözü önünde olan en büyük ‘legal hırsızlık’lardan biridir. Daha aleni olamazdı. Bu kadar alenen yapılan bir hırsızlık başka nasıl meşru hale getirilecekti? Korkutacak ki hiçbir ahlaki değer, hak-hukuk tanınmasın, korkutacak ki yığınlar sorgulamasın. Biliyoruz ki otorite sorgulanmaktan nefret eder!

Bugün, Amerika merkezli yaşanan mevcut krizde hemen herkes 1929 yılında yaşanan Büyük Depresyon’a göndermeler yapmakta. Kapitalist sistemin doğası gereği kırılgan, dengesiz, herzaman müdahaleye ve desteğe muhtaç olduğu, aksi halde varlığını sürdüremeyeceği ve hatta hemen hiçbir kehanetinde haklı çıkamayan Marx’ın bile sonunda haklı çıktığı epeyce yazılıp çizildi.

Müdahale Olmadan Piyasalar Yaşayamaz Mı?

Yüksek regülasyon düşük hayat standartları demektir. Bu yüzden işgücü piyasalarını serbestleştirmiş olan Amerika’da işsizlik oranları katı işgücü piyasasına sahip Avrupa’ya göre daha düşüktür, bu yüzden gümrüklerinden ithal mal sızdırmayan Kuzey Kore, gümrüğünü serbestleştiren komşusu Güney Kore’den fakirdir ve yine bu yüzden finansal piyasalarını daha serbest hale getiren Kanada, finansal piyasalar geçmişi müdahalelerle dolu olan Amerika’ya göre çok daha sağlam bir ekonomik yapıya sahiptir.

Serbest piyasa teorisinde yer almayan ‘para basma tekeli’nin kamu otoritesine devredilmiş olduğu ekonomik ortamda, bizatihi devletin ekonomiye ‘doğrudan’ müdahalesiyle yaratılan bir krizde, krizi “başıboş finansal piyasaların kontrolden çıkması”na bağlamak oldukça yanlış.

1929 ve 2008 : Aynı Kalan Ne?

29 Buhranı’nı bize yaşatan neydi? Peki bugünkü 850 milyar dolarlık ’legal hırsızlık paketi’nin ardında tam olarak ne var? Kapitalizm ve onun içsel çelişkileri ya da acımasız spekülatörler mi? Hayır, üzgünüm ki bunlar sadece size anlatılanlar ve sizin inanmak istedikleriniz.

1929′da da böyle değildi. 80 yıl önce olduğu gibi bugünde para arzı hükümetler tarafından manipüle edilmektedir. Krizin nedenlerine ilişkin aslan payı işte tamda burada yatmaktadır. FED’in akıldışı hareketlerini yıllardır dikkatle inceleyen pekçok ekonomist için yaşanan durum hiç şaşırtıcı değildi. Sadece M3 para arzının (dolaşımdaki toplam dolar miktarı) yıllık artış oranlarını inceleyen birisi dahi bu kaçınılmaz sonucu çok önceden kestirebilirdi. Düşünsenize her yıl %10′un üzerinde artan bir M3 ve bununla tamamen orantısız büyüyen bir ekonomi. Bu demektir ki, 6-7 senede bir dolaşımdaki para miktarı ikiye katlanıyordu!

Söylesenize, son on yıla baktığımızda FED’in faiz oranlarını %1′lere kadar indirmesine tanık olmadık mı?  Buna bağlı olarak Mortgage faizleri Amerikan tarihinin en düşük seviyesini görmedi mi? Yatırım bankaları ellerindeki suni paraları ’insan ayırmadan’ dağıtmadı mı? Tüm bunlar irrasyonel bir bolluk ve malum balonu yaratmadı mı?

Serbest Piyasa ve Sorumluluk

Serbest piyasa ekonomisi herşeyden önce sorumluluğu gerektirir. Bu demektir ki, hata yapan cezasını çeker ve tabiidir ki iflas edebilir. Bunun için kimseyi suçlayamaz ve kimseye kendi durumunu kurtarması için zor kullanamaz, talep dayatamaz. Peki ya durum öyle mi? Ben ortada, herşeyden önce devlet kontrolünde olan sorumsuz (subjektif) bir değer (para), sorumsuz bir kamu tekeli (FED), aynı sorumsuzlukla devam eden çeşitli kuruluşlar (Freddie ve Fannie Mac, Lehman Brothers vs..), sorumsuzca kredi alan insanlar (tüketiciler) ve tüm bu sorumsuz hareketlerin bedelini ödemek zorunda kalan zavallı vergi mükellefleri görüyorum. Şimdi bana ezberlediğiniz sloganları bırakıp söyler misiniz serbest piyasa bunun neresinde?

Marx’ı bilemem ama sanırım Rand şu sözleri söylerken haklıydı : “…yaratıcı başlatır, asalak ödünç alır. Yaratıcı doğa karşısında kendi başına dikilir, asalak doğa karşısında hep bir aracıyı kullanır. Yaratıcının derdi doğayı fethetmektir, asalağın derdi ise insanları fethetmektir. Yaratıcı, kendi işi için yaşar, başka insanlara ihtiyacı yoktur…Asalak elden düşme yaşar, başkalarına ihtiyacı vardır, başkaları onun baş amacı haline gelir…”

Konu hakkında kapsamlı ve tamamlayacı bir başka yazı için bkz. Ekonomik Devletçiliğin Yeni Krizi / Atilla Yayla

Politik kategorisine gönderildi | 4 yorum

Taraf Gazetesi Üzerine Bir Not

Eğer Taraf Gazetesi’ni aşağı-yukarı Ergenekon İddianamesinden beri izliyorsanız, bugünlerde birşeyi gözden kaçırmanız mümkün değil. Gazete, Ergenekon’a karşı nasıl sert bir tavır sergilediyse, Deniz Feneri davasıyla sarsıntılı günler geçiren hükümete de aynı sertlikte keskin bir duruş sergiliyor.

Kanımca Türk medyası tarihinde bir ilk yaşanıyor. İlk kez bir gazete iki farklı dünya görüşüne sahip gruba eşit mesafede eleştiri okları yöneltiyor. Örneğin Orgeneral rütbeli paşalar demirparmaklıklar ardına gönderilirken Taraf şöyle bir manşet atmıştı : “DARBECİ PAŞALAR GÖZALTINDA”…Taraf gibi ulusal çapta yayın yapan diğer benzer gazeteler ise : “TÜRKİYE NEREYE?” , “BÜYÜK GÖZDAĞI”, “İKİ ESKİ KUDRETLİ KOMUTAN GÖZALTINDA” vs..tarzında manşetlerle iddianameyi hükümetin bir oyunu olarak göstermeye, küçümsemeye çalışmışlardı…

Peki Deniz Feneri davasında manşetlere neler çekildi dersiniz? Hürriyet gibi hükümete uzak duran gazeteler en sert manşetleri atarken, bu sefer Zaman, Yenişafak türündeki gazeteler çok daha yumuşak bir tavır aldılar.

Peki Taraf ne yapıyor? Taraf Gazetesi ise son günlerde Deniz Feneri davasından ötürü hükümete en çok yüklenen gazetelerden biri. Mesela bugün attığı manşet şöyle : “ALMANLARA FENERİ SORMUŞ”…Başbakandan bahsediyorlar…Bu habere göre, Erdoğan ve Adalet Bakanı Şahin, davayla yakından ilgilenip sanıkların neden hala tutuklu kaldıkları hakkında bilgi almak istemişler.

Medyaya şöyle bir baktığınızda apaçık göreceksiniz ki; iki grup var…Hükümet’e Yakın ve Hükümet’e Uzak…Manşetler buna göre atılıyor…Ergenekon’u nekadar küçümseyen organ varsa hepsi tersi bir şiddetle Deniz Feneri’ne yükleniyor…Ergenekon’a karşı kimler sert manşetler attıysa da hepsi Deniz Feneri davasında daha yumuşak bir tavır alıyor. Fakat bir gazete hariç : TARAF. Bu gazete her iki davayada eşit derecede mesafeli durarak sorgulamalarını sürdürüyor.

Gerçekten bu bir ilk…ilk kez oluyor…ve bu gazetenin adı bu denli tarafsız duruşuna rağmen Taraf, komik değil mi? Diğerlerininki ise Hürriyet, Vatan, Cumhuriyet…

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Hayatın Anlamı : Basamak Etkisi (yakında)

Neden 2-0 geriden gelen takım, maç 2-2 sona erince müthiş bir sevinç yaşarken, 2-0′ın üstünlüğünü koruyamayan takım müthiş bir üzüntü duyar? Oysa sonuç her iki taraf içinde aynı değil midir?

Neden borçları yüzünden Mercedes’ini satan adam Volkswagen’e talim ederken mutsuzluğun zirvesine ulaşır da, Şahin’ini satıp üstüne koyduğu parayla aynı Volkswagen’i alan adam dünyanın en mutlu insanıdır?

Neden babamız bize eskiden Ericsson A1018 model cep telefonu getirdiğinde sevinçten havalara uçardık da şimdi kamerasız bir Nokia bizi tatmin edemiyor?

Neden işsiz gezerken 1350 YTL’ye bir iş bulan mühendis o gün eve giderken bulutların üstündeyken, patronuyla girmiş olduğu zam pazarlığında 2.200 YTL olan maaşına daha fazla zam alamayan bir başka mühendis o gün evine hüzün götürür?

Neden hep elde ettiklerimizin farkına kaybettiğimizde varırız da gözümüz yinede elde edemeklerimize takılır? Ve neden kabul edemeyiz neye sahip olursak olalım, ömrümüz boyunca elde edemeyeceğimiz birşeylerin olacağını…

Babamın en güzel günleri kız arkadaşıyla motorsiklet üzerindeki günleri miydi?

Britney Spears saçlarını neden kazıttı?

Mutlu olduğumuz zamanlar, mutsuzluklarımız karşısında ne zamandan beri bastırılmış azınlık ve bir türlü iktidara gelemiyor? Ve neden keder başımızda bir Hitler? Yaşımız ilerledikçe bize ne oluyor? Neden yıllarla mutluluk ters orantıda ve birbirlerine bukadar İsrail-Filistin? Biz neyi yanlış yapıyoruz?

‘Hayatın Anlamı : Basamak Etkisi’…yakında Sonerhoca.com’da, uzakta kitapçılarda…

Ve diğerleri... kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Profesöründen Hemşiresine…

Avea’nın yeni kampanya reklamı, dört yanımızın kamu kesimiyle kuşatıldığını okadar güzel özetliyor ki…

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“Vur” Derken Öldüren Sigara Yasakları : İkna ve Zor

Beni yakından tanıyanlar benim ne kadar sigara düşmanı ve çekilmez bir tip olduğumu bilirler. Hayatım boyunca hiç sigara içmedim ve içen arkadaşlarıma kan kusturdum.

Tabii hemen aklınıza “Oooo..ozaman Soner Hoca yeni sigara yasaklarını destekliyordur” gelmesin. Son çıkarılan kanun ile anladım ki; bireysel hak ve özgürlüklerin B’sinden bihaber, otoriter bir yönetim anlayışı hala dimdik ve diri bir şekilde ensemizde soluk alıp vermeye devam ediyor.  Bu zihniyetin belli bir hayat görüşü, ideolojisi veya etik bir anlayışı yok. Batı’da ne gördüyse muhteviyatına bakmadan/sorgulamadan alıp getiriyor, üretmiyor.

Eğer bir diktatör tarafından yönetiliyor olsaydık tıpkı şimdiki gibi bizlerin nerede sigara içip içmeyeceğini kendisi belirleyecekti. Modern demokrasilerde ise buna diktatörler değil, ‘mülkiyet hakları’ karar vermelidir.

Nasıl yani?

Şöyle ki; eğer benim sahip olduğun bir evde, kafede veya arabadaysak, benden izin almadan sigara içemezsin. Bu saydıklarımın mülkiyeti bana ait ise, orada kuralları devlet değil ben koyarım. Bunun aksi, benim özgürlüğümün ihlali olur.

Şayet bir tiryakinin sahip olduğu bir evde, kafede veya arabadaysak, onun sigara içmesini yasaklama gibi bir hakkım olamaz. İster içer, ister içmez. Bende beğenirsem o ortamda bulunurum, beğenmezsem bulunmam. Orada kuralları o koyar. Bunun aksi ise onun özgürlüğünün ihlali olur.

Görüldüğü üzere ben sigara içilmesinden zarar görüyorum, tiryaki ise sigara içilmemesinden. İkimizde birşeylerden zarar görüyorsak, kimin kim üzerinde baskı kuracağına ‘mülkiyet hakları’ kolaylıkla karar verebiliyor. Devlete hiç gerek yok.

Peki mülkiyetin kamuya ait olduğu yerler? Örneğin tapu müdürlükleri, nüfus daireleri vs..? Orada da sigara içilmesinin yasaklanması gerekiyor. Eğer ben ‘mecburen’ tapu müdürlüğüne gidiyorsam, başka bir alternatifim yoksa, beni içtiğin sigaranın dumanı ile zehirleme hakkın yok. Bana ‘Kardeşim ozaman gelme’ diyemezsin. Eğer sigara içmeyenler için ayrı bir tapu dairesi yoksa, kamuya ait ortak alanlarda sigara içmek yasaklanmalıdır. Zira bana zararı var. Burada dikkat edilmesi gereken; ’alternatifsizlik ve mecburiyet’. Restorantlar, barlar veya kafelerde pekçok alternatifiniz var ve o barda eğlenmeye ‘mecbur’ değilsiniz.

Eğer sigara içilmesinden rahatsızsanız benim gibi arkadaşlarınızı ve bulunduğunuz ortamları buna göre şekillendirebilirsiniz, içen arkadaşlarınızı ikna yoluna gidebilirsiniz, sigaraya karşı savaşan sivil toplum örgütlerinde çeşitli roller üstlenebilirsiniz.

Bunun aksi, ‘ikna’ yerine ‘zor’ kullanma olur ki bugün alkışladığınız ve hoşunuza giden ‘zor’ yarın pekala sizinde zorunuza gidecek istenmeyen durumlar yaratabilir.

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Yeni Yazılarla Döndüm Döneceğim…

Biliyorum…”ne oldu bu Sonerhoca’ya ne güzel yazıyordu?” diyorsunuz…E Sonerhoca’nın da bir özel hayatı var değil mi? Evet durdum ama yakında bomba gibi konularla (küresel ısınma, yabancı sermaye, kalkınma vs…) dönüyorum, hatta döndüm sayılır…ve buralardaki konular sonunda bir kitapta toplanacak..

Ve diğerleri... kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Soner Hoca Ne Eylerse Güzel Eyler

Soner Hoca 15 Nisan günü hükümete ne çağrısı yapmıştı?

“…Türkiye sana sesleniyorum: Pirinç kuyruklarında insanların yaşadığı eziyeti gördüm, hala neden ithal pirinçten %45 oranında gümrük vergisi alıyorsun?”

Peki hükümet 17 Nisan günü ne karar aldı?

“…Pirinç fiyatlarındaki hızlı yükseliş, hükümeti de harekete geçirdi. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) 100 bin ton gümrüksüz pirinç ithalatına izin vermesine ilişikin karar Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı.”

Allah’tan başka birşey isteseymişiz…

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Çözümü Uzaklarda Aramamak: Açlık ve Piyasa

İnsanoğlu, varolduğu andan itibaren açlık ve yoksullukla mücadele etmiştir, etmektedir.

Bugünlerde de, gazete köşelerini gıda fiyatlarında meydana gelen olağandışı artışlar süslüyor. Devlet kapılarındaki pirinç kuyruklarından haberler veriliyor.

Böyle zamanlarda en çok gözlemlemeyi sevdiğim şey, diyalektik bir biçimde hayalini kurduğu ‘devrim’in gerçekleşmesini bekleyen ve buyüzden dünya ticaretinin zaman zaman yaşadığı dönemsel fiyat artışlarından ilginç bir şekilde ‘haz’ alan insanların yarattıkları komplo teorileri…

Beklenmeyen bu fiyat artışının ardındaki sebeplere bakıldığında Çin ve Hindistan’ın artan talebi, kuraklık, bio yakıtlar vs..başta sıralanıyor. Elbette sebepler bunlar olabilir. Peki ya yapılması gerekenler?

Gerçekten yapmamız gereken hangisi; mevcut durumun baş sorumlusu merkezi planlı sisteme yeniden bir ‘plan’ için çağrıda bulunmak mı yoksa oy peşinde koşmaktan başka bir işleri olmayan politikacılardan çok, kar peşinde koşmaktan başka bir işleri olmayan işadamlarına güvenmek mi?

Bizi herzaman ikincisi doyurur ve giydirir. İlki daha çok boş konuşur. Bunları, hatta daha fazlasını tarih boyunca vaad etmiştir ama yapamaz, yapamamıştır. Hiçbir dünya ülkesinin vatandaşları komünist/sosyalist/planlı ekonomilere yakın idareler altında karınlarını doyuramamıştır. Hepsi açlık çığlıklarıyla yıkılıp gitmiştir. Hangi ülke ki, devletin ticaret üzerindeki kontrollerini azaltıp serbest ticareti teşvik etmişse orada daha çok bolluk/bereket olmuştur.

Bugün yaşanan pirinç fiyatlarındaki artışın sebebini kötü hava durumuna (kuraklık) bağlayabilirsiniz ama daha yapısal bir sebebi var; kötü hükümet.

Evet, havanın derecesiyle basitçe oynayabileceğimiz bir sihirli kumandaya sahip değiliz ama şükürler olsun ki mevcut politikalarla oynayabilecek politika yapıcılara sahibiz. The Economist, “Dünyada Açlık” adlı makalesinde şöyle yazıyor :

” …İyi idare edilen ülkeler asla açlık sorunuyla karşılaşmamaktadır; fakat en kötü beslenen 25 ülkenin tamamı fena şekilde yönetilmektedir…Doğu Kongo’da hiç kimse sığır yetiştirmek istememektedir, zira yağmacı askerler onları çalmaktadır. Barış içindeki fakir ülkelerde bile, toprak kiracılığı çoğu zaman güvence altında değildir. Zimbabwe’de hükümet toprağı kapmakta ve destekçilerine vermektedir. Bu, tarım üretiminin düşmesine neden olmaktadır. Bir çok ülkede bireylerin toprak sahibi olmasına müsaade edilmemekte veya bireyler sahip oldukları topraklara resmi bir geçerlilik kazandırmakta büyük zorluklar çekmektedir… ”

Mesela ben Dünya Bankası Başkanı Zoellick’in yerinde olsaydım ” Fiyatlar böyle giderse dünyada 100 milyon insan açlıktan ölebilir. ” türünden bir açıklama yapacağıma, şu tarz bir açıklama yapardım;

” Fakir ülkelerdeki hükümetlere sesleniyorum: Bu ülkelerde tek geçim kaynağı tarımdır. Bunun önündeki engelleri kaldırın. Çiftçilerin toprak sahibi olmalarını kolaylaştırın. Bunları mülkiyet haklarıyla garanti altına alın.  Ticaretinizi serbestleştirin. Zengin ülkelerdeki hükümetlere sesleniyorum: Sizlerde sübvansiyonları, kotaları, tarifeleri kesin. Size ne tarımdan! Bırakın Vietnam’daki yoksulluktan ölmek üzere olan çiftçi size pirinç göndersin, Afrika’da yaşam mücadelesi veren çiftçi size muz göndersin, Brezilya’dan şeker gelsin…Türkiye sana sesleniyorum: Pirinç kuyruklarında insanların yaşadığı eziyeti gördüm, hala neden ithal pirinçten %45 oranında gümrük vergisi alıyorsun? ”

Zira böylesi daha anlamlı olurdu ama malesef Dünya Bankası başkanı değilim.

Son olarak; bugünün ortalama insanı 1500′lü yıllardaki krallardan çok daha iyi bir yaşam standartına sahiptir. Endüstri Devrimi’ne kadar yaşayan kahir ekseriyet açlığı bir ‘dünya hali’ olarak kabul etmişti. Onlar için hayat ‘fakirlikten kurtulma’ mücadelesi değildi, hayat ‘sadece varolma’ mücadelesiydi. Çok değil, bir kuşak önce dünya nüfusunun %90′ı temiz sudan mahrumdu. Bugün bu oran %15-20′ler civarında. Son yarım yy.’da küresel gıda üretimi ikiye katlandı. Bütün bunlar planlı/sosyalist/komünist türe yakın idareler sayesinde olmadı. Sadece, piyasa ekonomisine daha çok imkan veren, insanların birşeyler üretip satmasını/pazarlamasını daha çok teşvik eden, mülkiyet haklarını kısmen daha çok koruyan-kollayan idareler sayesinde oldu.

“Açlıktan kim sorumlu ve ne yapmalıyız? “ diye çok fazla düşünmenize gerek yok. Göçsel hareketlere baktığınızda bile, insanlar kapalı/baskıcı ekonomilerden, kısmen daha açık ve serbest ekonomilere, hayatlarını riske ederek göç ediyorlar. Bu size birşey anlatmıyor mu?

*Wordpress’teki teknik bir arıza nedeniyle ‘italik’ yapmam gereken bazı cümleleri düz yazı olarak yazmak zorunda kaldım, bilginize…

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“Çarşı” Tarihsel Materyalizm’e Karşı!

Hiçbir sabah kalkmadığım kadar erken kalkıp evden çıktım ve köşebaşında aldığım günün ilk “günaydın”ıyla beraber sözkonusu günaydının sahibi tanımadığım şahıs, ‘GASTE’ adındaki gazetenin ‘ücretsiz’ olduğunu söyleyerek elime tutuşturdu. “Gene hangi belediyenin hangi akla zarar hizmeti” diye söylenip, yanımda bulunan arkadaşımı da bu söylentime ortak edip fikri sabah jimnastiğimize oldukça erkenden başlarken , bu ‘günaydınlar’ sahibi tanımadığım şahıslardan yüzlerce, her köşebaşında olduğunun farkına vardım.

Sonra başka köşebaşlarında “20 DK.” adındaki bir başka ‘ücretsiz’ gazetenin de aynı yöntemle dağıtıldığını gördüm. ”Bu da rakip belediyenin herhalde..” asabiyetiyle söylenmemin şiddeti artarken o dakika konuyu mutlaka araştırmam gerektiğine karar verdim.

Hakikaten neyin nesiydi bu ‘ücretsiz’ gazeteler? Şayet bunlar belediyelerinse; gerek ahlaki/etik açıdan -başkalarının parasıyla başkalarına gazete okutmak-, gerek içeriğinde yer alan haberlerin hangi memurun hayat görüşüne ve neye göre seçildiğinin önemi açısından, gerek piyasada ‘normal’ şartlarda rekabet etmeye çalışan gazete şirketlerine yaratılan ‘haksız rekabet’ açısından, herşeyden önemlisi devlete bahşettiğimiz böyle bir keyfiliğin sonunun nereye gidebileceğinin kestirilememesi açısından son derece ‘zararlı’ bir durumla karşı karşıyaydık.

Tam bu hırsla bilgisayarın başına oturmuş, araştırma yaparken birde ne göreyim? Meğer ‘GASTE’ adındaki ücretsiz gazete aslında özel bir şirketinmiş. İstanbul’da 1.000 ayrı noktada 700 görevli tarafından dağıtılan Gaste’nin CEO’luğunu dünyada ücretsiz metro gazetesi trendini başlatan İsveçli Pelle Anderson yapıyor. “20 DK.” isimli diğer gazetenin sahibi ise ‘GASTE’ye rakip Doğan Grubu.

Peki kamu otoritesinin bir şeyi bedava yapmasıyla özel bir şirketin bedava yapması arasında ne fark vardır? Birçok açıdan fark vardır ama en önemli farklardan biri; ‘bedava’ diye birşey olmadığından, maliyetlerin ve olası zararların tüm topluma ‘zorla’ yüklenmesi yerine özel bir şirketin bunları ‘gönüllü’ olarak yüklenmesidir.

Genel itibariyle, ”Fiyatların ve maliyetlerin aşağı, hürriyetlerin ve hayat standartlarının yukarı doğru yol alması” olarak nitelendirdiğim kapitalizm, sanırım birçok engele, haksızlığa ve eleştiriye rağmen Marx’ın ‘tarihsel materyalizm‘ini farklı bir yöne doğru çekiyor. Evet günümüzde pekçok şeyin fiyatı her geçen gün rekabet şartlarından ötürü baskılanıyor, hatta ‘bedava’ dahi olabiliyor.

Ancak sözünü ettiğim durum, ‘malesef’ kamu otoritesinin özel mülkiyetlere zorla el koyduğu proleteryal bir iktidarın faaliyetleri sonucu değil, ‘karşılıklı rıza’ ilkesine dayanan ve bedenine sarılı halatlara rağmen bize o parlak ışığını fırsat buldukça çakan ’serbest piyasa’nın bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi neticesinde gerçekleşmekte…

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İslam Karşıtı Sanatsal Savaş ve İran

Biliyorsunuz, geçtiğimiz aylarda Hollanda Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders tarafından yaptırılan 17 dakikalık “Fitna” adlı filmde, terörün kaynağının İslamiyet olduğu iddia edilmişti.

Elbette kıyamet koptu. İslami coğrafyalarda yaşayan milyonlar Wilders’a ölüm tehditleri savurdu, hakkında idam fermanları çıktı, vs…Birçok ülkede sözkonusu filmin gösterimi çeşitli yollarla yasaklandı.

Malesef, apaçık bir hoşgörü dini olan İslamiyet zaman zaman yanlış yorumlanabiliyor. Ve yine malesef ki bunun önüne ne ölüm tehditleri geçebiliyor, ne de idam fermanları…Askine bu türden tepkiler, karşı tarafın elini oldukça kuvvetlendiriyor.

Üçüncü kez malesef ki, ifade özgürlüğü; memleketimizde herzaman unutulsa da, çoğunluk gibi düşünmemeyi, kurulu düzeni sorgulamayı-eleştirmeyi ve hatta toplumu ‘sarsıcı’ nitelik taşımayı da içinde barındırmaktadır.

Peki o halde ‘Fitna’yı elimiz kolumuz bağlı izleyecek miyiz? Hayır. Örneğin İran’da bir sivil toplum örgütü, ‘Fitna’ya misilleme yapmak için kolları sıvamış. Sözkonusu kuruluş, İncil’e dayanarak Orta Çağ’da milyonlarca insanın öldürülmesi, tutuklu kadın ve çocukların başlarının kesilmesi, ateşte yakılması gibi konuları işleyen bir film çekmeye karar vermiş.

Hürriyetlerin epey kısıtlı olduğu İran’da yaşamakta olan bireyler, bu ‘sanatsal savaş’ın farkına varmış olmalılar ki sözkonusu mücadelenin topla, tüfekle yahut silahla değil, fikirlerle, makalelerle ve çeşitli görsel sanatlarla kazanılacağını biliyorlar. Zira aynı İran, geçtiğimiz yıllarda Müslümanlara karşı yapılan nahoş karikatürlere karşı, “siyonizm” konulu bir karikatür yarışması düzenlemişti.

İslamiyet, kendisini korumak için bizim tehditlerimize muhtaç değil. Tam tersine yapılan saldırılara aynı şekilde ‘görsel sanatlar’la karşılık vermek hem İslamiyet’e, hem ifade özgürlüğüne, hemde müslümanlara okadar çok yakışır ki…

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın