Yepyeni

Hızlı Bir Ekonomik Kalkınma İçin İki Basit Reçete

Bütçesinin %30-40′ını faize ve sosyal güvenlik açıklarına ödeyen bir ülke KAL-KI-NA-MAZ!  

Anayasa’ya ille de “değiştirilemez maddeler” mi koymak istiyorsunuz?

Alın bunları koyun ;

1- Türkiye Cumhuriyeti, bütçesi denk bir hukuk devletidir.

2- Türkiye Cumhuriyeti, bütçesinin %5′inden fazlasını faize ödeyemez.

3- İlk iki madde değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez!

Aslında Amerika veya Avrupa bizden daha az devletçi oldukları için oralarda değiller. Onlarda devletçi…tıpkı bizim gibi.

Ama arada iki büyük fark var.

a) Büyük iktisatçı Hernando De Soto’nun “Sermayenin Sırrı” isimli dünya çapında yankı uyandıran araştırmasında, isabetle belirttiği gibi gelişmiş ülkelerde, fakir ülkelere oranla ’özel’ araziler ‘kamu’ arazilerine oranla kat be kat daha fazla ve kayıt altındalar. Böyle olunca ne oluyor? Mülkiyet hakları tanınıyor, adam oturduğu evini ipotek gösterip kredi alabiliyor, ticarete hızla dahil olabiliyor.

Bizde ise kamu arazilerine yapılmış kayıtsız, tapusuz evlerde yaşıyor insanlar…Çoğu gecekondu…Hal böyleyken adam yıllarca oturduğu evi bankaya ipotek falan gösteremiyor, dolayısıyla bir sermayeye sahip olamıyor. Varlık içinde zorla yoksulluğa mahkum ediyoruz insanları. Yoksa fakir ülkelerdeki insanlar doğuştan aptal falan doğmuyorlar ki! İnsanlar her yerde aynı..uygulanan sistemler farklı.

Başka bir yazımda bu konuya değişmiştim (Bkz. Afrika Neden Fakir? ). Daha detaylı bilgi için lütfen en yakın kitapçıdan “Sermayenin Sırrı”nı edininiz.

b) Türkiye yıllarca bütçesinin yarısını faize ödedi. Yıllarca %50 gibi payı biz sadece faize verdik. Devlet geriye kalan %50 ile halkın sağlık, eğitim, adalet, ulaşım vs…gibi muazzam para gerektiren ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştı. Peki gelişmiş ülkelerde bütçenin yüzde kaçı faize gidiyor biliyor musunuz? Yaklaşık %5-10 arası…

Adamlar bizim aksimize paralarını faize değil içeride ürettikleri hizmetlere (sağlık, eğitim, adalet, ulaşım vs..) aktarınca istedikleri kadar devletçi olsunlar çok da etkilenmiyor. Zira “çarpan etkisi” diye bir şey var. Bir harcama, diğerini tetikliyor..Tamam, bu hizmetler özel sektör tarafından karşılansa, rekabet gelse, devleti tamamiyle bu işlerden çekebilsek belki bu hizmetler şimdi olduğundan daha ucuza ve daha kaliteli bir şekilde karşılanacak ama gerçek şu ki, bütçenin çoğunu faize değil, bu hizmetlere harcarsan, ne kadar devletçi olursan ol gelişiyorsun. Önemli olan o bütçedeki o faiz payını mümkün olduğunca müreffeh ülkeler seviyesine çekebilmek.

Ne Yapılmalı? 

Ve Türk ekonomisinin hızla gelişebilmesi için bu iki sorunu acilen çözüme kavuşturması gerekiyor. Bu ise çok zor değil, hatta hiç.

1- Hükümet acil bir yasayla atıl durumdaki tüm kamu arazilerini satışa sunup, kamusal sahiplikten çıkartmalıdır.

Buna ek olarak yapacağı büyük özelleştirmeler ile iç borcu (para kalırsa dış borcu da) sıfırlayarak bu faiz oranını minimum seviyelere indirmelidir.

2- Tüm kayıtsız taşınmazlar (arsa ve evler) kayıt altına alınmalı, tapusuz arazi-ev kalmamalı ve bunlar bu sayede ekonomik aktiviteye dahil edilmelidir.

Türkiye’de tapusuz evlerde yaşayan insanların oranı (gecekondulaşma) oldukça yüksek bir orandadır. Türkiye bu tapu reformunu hayata geçirmeden kalkınamaz.

Dünyanın en ileri ülkeleri geçmişte bu tapusal reformları uyguladılar, zaten o yüzden dünyanın en ileri ülkeleri oldular. “Sermayenin Sırrı” adlı kitapta bu tarihsel tecrübelerin hepsi var. Yani, bu satırların yazarı yeni bir şey önermiyor!

Hiç bir gelişmiş ülkede, toplam toprak bütünlüğünün büyük kısmı ’kamu’ sahipliğinde değil, ‘özel’ ellerdedir. Bizde ise tam tersi.

Bu taşınmazlar ne yapılıp edilip, ekonomik aktiviteye dahil edilmelidir. Böylece şu an yoksul dediğimiz insanların bir sermayesi olacak ve onlar bu sermayeyi teminat göstererek çeşitli pek çok iş dalı yaratabilecek, gayriresmi yaşamlarına son vereceklerdir.

Bu iki büyük reform gerçekleşebilirse Türkiye gerçek bir ’süper güç’ olur. Mevcut durum devam ederse işte böyle eder, gelişmeyi Tanrı’dan bekleriz. Aslında bu reçete sadece Türkiye için değil, gelişmekte olan tüm ülkeler için geçerlidir. Yeter ki bunları uygulayabilecek, algılayabilecek siyasi irade mevcut olsun.

Hakkında

Soner politik konularda liberal, belirli gunler sosyalist, evsiz gordugunde acilen komunist, Cuma'lari muhafazakar, hatta Carsamba'sina yobaz, kamusal alanda anarsist, iyi bir cevreci, istikrarli bir hayvansever, bu yuzden kullanmadi hic sineksavar...

Diğer yazılar

Devlet Kiraları Belirlerse Ne Olur?

Yargıtay bir karar vermiş ve iktisadın ezeli sorunlarından birisini daha yasayla halletmiş : Hayat Pahalılığı

Ev sahiplerine demiş ki : “Kardeşim kiralara zam-mam yapamazsınız.”

Kiracılara da demiş ki : “Çevrenizde emsal düşük kira varsa dava açın.”

‘Emsal’in evler için müthiş sorunlu bir ifade olması bir yana (zira evden eve fark vardır… metroya, otobüs duraklarına yakınlık-uzaklıktan, bir evin diğer eve oranla ufak tefek manzarsal farklarına kadar ev fiyatları oynamalar gösterebilir) ben en çok yasayla hallettiğimizi sandığımız bu yapısal sorunlarımıza bayılıyorum.

Madem yargıtay çıkarttığı bir yasayla kira artışlarının önüne geçebiliyor bunu neden tüm mal ve hizmetlere uygulamıyoruz ki?

Aynı mantıkla bir yasa çıkartarak otomobil, bilgisayar, su, süt, peynir, yoğurt vs…bunlardaki fiyat artışlarının da önüne geçebiliriz! Öyle değil mi?

Muhakkak ki değerli yargıçlarımız yakında bunuda düşünecek ve gerekeni yapacaklardır.

Konuyu çok uzatmak istemiyorum ;

Fiyat sınırlandırmaları piyasada hayati bir öneme sahip ’fiyat sinyal mekanizması’nı bozarak bizi uzun vadede daha fazla kıtlığa götürür.

Dünyadaki hiç bir mal ve hizmetin fiyatı yasayla belirlenmemiştir.

Fiyatı belirleyen arz ve taleptir.

Ev fiyatlarını yasayla belirlemeye çalışırsanız kabaca 2 şey olur ;

1- Ev piyasasındaki ‘kıtlık durumunu’ zamanla tahmin edemez hale gelirsiniz. Fiyatlar ekonominin pusulasıdır. Biz ancak fiyatlar sayesinde bir malın ‘kıtlık veya bolluk durumu’nu anlayabiliriz. Fiyatlar gereğinden yüksekse anlarız ki o mal kıttır ve daha fazla üretilmesi gerekir, fiyatlar düşükse anlarız ki o malda bolluk var ve sermayeyi başka alanlara yönlendiririz. Yasayla belirlediğiniz ev fiyatları gerçek fiyatlar olmayacaktır. Bu anlamsız uygulamayı uzun süre devam ettirdiğinizde toplumun ne kadar eve ihtiyacı olup olmadığını anlamamız zorlaşacaktır.

2- Bir malın fiyatını devlet belirliyorsa o malı üretmek için gerekli sermaye ve girişimci daha fazla zorlanacaksınız demektir. Fiyatını kendinizin belirlemediği bir malı üretmek istemezsiniz. Ev fiyatlarını sınırlarsanız, inşaat projeleri ertelenir ve bu alandaki yatırım kararları zedelenir. Kimse malını gerçek değerinin altında satmak istemez. Hele ki inşaat gibi meşakkatli bir üretim sektöründe bu kesinlikle kabul edilemez.

Kısa vadede kiracıların hayrına gözüken bu saçma yasa, uzun vadede kiracıların zararına olacaktır. Zira daha az inşaat projesi, daha az ev demektir. Devlet ev fiyatlarını belirleyeceğine bu sektördeki girişimci ruhun artmasına gayret etmelidir, onu ürkütmeye değil.

Annem Neden Hala Süper Olmayan Market’ten Alışveriş Yapıyor?

Yıllardır ülkemizde yaşanan bir tartışma ve sorunsaldır : “Süpermarketleri şehir dışına taşıyalım, bakkaları öldürüyor!”

Gayet insani görünen bu cümle içerisinde kullanılan “öldürme” fiili, insanda bakkallara karşı ‘refleksif’ bir sevgi ve sempati yaratılmasına sebep olur.

Bu mantık silsilesinde bakkallar maktül, süpermarketler katil olarak toplumsal belleğimize kazınır.

Konuyu derinlemesine araştırmadan sırf “öldürülmüş” oldukları için severiz bakkalları.

Öncelikle süpermarketler, halka çok daha fazla ürünü çok daha ucuza ‘düzenli’ bir şekilde sunuyorlarsa onları şehir dışına atmanın bakkallardan başka kimseye bir yararı olmayacaktır.

Ama değinmek istediğim konu bu değil…

Yaşadığım semtte pek çok küçük bakkal (süper olmayan market) var. Aynı zamanda M’si bol bir MİGROS, onunla rekabet halindeki diğer süpermarket zincirleri (Kiler, İEM, UYUM, GREENS vs..) de var.

Yıllardır yaşadığım bu semtte sözkonusu bu rekabeti dikkatle izlemekteyim. Çünkü en azından bizim semtimizde bu büyük devasa süpermarketler şehir dışına atılmadılar. Ve süper olmayan marketler ile bu devasa markalar ciddi bir rekabet içerisine girdiler.

Açıkçası zamanla bu savaşı küçük marketlerin kaybedeceğini ve annemin artık yıllardır alışveriş yaptığımız marketten değil MİGROS’tan, UYUM’dan falan alışverişe devam edeceğini sanıyordum. Bu sebepten ötürü annemin gıda alışverişlerini de dikkatle takip etmekteydim.

Bugün hala annem 7-8 senedir aynı süper olmayan marketten alışveriş yapıyor. İlk başlarda “alışkanlık” diyordum, “zaten yakında dükkanı kapatırlar, büyük marketlerle rekabet edemezler”…

Fakat yıllar geçtikçe eskiden daha küçük olan bu bakkal-market karışımı dükkan eleman sayısını arttırdı, bizim sitenin müşteri potansiyelinin neredeyse hepsine hakim oldu ve daha büyük bir yere geçti, marketin yanında su işine falanda girdi, arabalar aldı…anlayacağınız işleri büyüttü.

Adamın bu muazzam rekabette nasıl ayakta kalabildiğini bugün farkettim. Zira marketin çocuğu, gıda siparişlerinin yanında kuru temizlemeden bizim kıyafetleri de almış anneme teslim ediyordu.

“Nasıl?” dedim..”Kuru temizlemeye de gidiyorlar?”

“Sadece kuru temizlemeye değil, her yere gidiyorlar” dedi annem…”Semtin meşhur ama evlere servis yapmayan seyyar simitçisinden simit, eczaneden ilaç, bankaya verilmesi gereken çeşitli evraklar, iki sokak ileride nefis ev poğaçaları yapan kadından poğaça, lostra salonunda alınması gereken ayakkabılarımız vs…herşeye ama herşeye gidiyorlar…”.

Anladım ki annemin ancak evden çıkarak halledebilmesi mümkün olan işleri bu küçük market müthiş bir dinamizle hallediyor ve müşterilerine muazzam bir zaman tasarrufu yaratıyordu. Bu da herzaman onu MMMMİGROS’a tercih edilebilir kılmaktaydı.

Evet belki büyük-devasa süpermarket zincirleri görece daha ucuza ve çok daha fazla çeşidi müşterilere sunuyordu ama bizim kahraman bakkalın verdiği “yan hizmetler”den muaftı.

İşte yuhalanan kapitalizm ve serbest piyasa böyle bir şey…

Muhakkak ki semtimizde bu küçük market kadar becerili olmayan ve devlerin rekabeti altında ezilen-kapanan marketler de oldu. Ama geldiğimiz nokta semt insanına bir şey kaybettirmedi, aksine bu müthiş rekabetten her insan her yönden faydalandı ve faydalanmaya devam ediyor. Süpermarketlerin yanında işini devam ettiren pek çok küçük market hala ayakta…

Sonuç olarak “Bakkalları Koruma Kanunu” gibi bir kanun semtimizde uygulansaydı hem fiyat hemde kalite yönünden tüm semt kaybedecekti.

Üzgünüm “korumacılık” yine sen kaybettin…tıpkı yüzyıllardır olduğu gibi…

Son sözü Bastiat’a verelim : “Korumacılık ile kazandığımızı sandıklarımız, görünmeyen kayıplarımızın yanında koca bir hiçtir…”

Soner Hoca Gençlik Meclisi’nde Konuşacak

Bugün saat 19:00-21:00 arasında Zeytinburnu Belediyesi - Gençlik Meclisi’nin düzenlediği seminerde Soner Hoca Liberalizm’i anlatacak.

Geç duyuru için kusura bakmayın. (Yoğunuz kardeşim)

Uyuşturucu ve “Suçu Önceden Önleme Yetkisi”

Liberalizm ve onun kitlelere tanıdığı geniş özgürlükler herzaman yeni tartışmalar doğurmuş ve doğurmaktadır.

Bu tartışmalar içerisinde zaman zaman uyuşturucu konusu gündeme gelir.

“Madem…” derler, “Madem, o kadar özgürlük veriyorsunuz, uyuşturucu ne olacak? Onu da mı serbest bırakacaksınız?”

Hatta geçtiğimiz günlerde katıldığım bir seminerde de bunun tartışması oldu. Seminere katılan ve islami kesime yakın profesörlerden birisi, “Liberalizm’in mantığına göre kişi doğrudan suç işlemedikçe serbesttir. Bu anlamda uyuşturucu da serbesttir. Ancak diyelim bir eroinman ile aynı apartmanda yaşıyoruz. Bu kişi, madde kullanımından sonra bana ve aileme tehdit oluşturmaktadır. Engellememiz gerekmiyor mu?” şeklinde bir soru sormuştu.

Gerçekten de uyuşturucuyu ne yapacaktık?

Liberal düzen içinde “uyuşturucu içme hakkı” diye bir şey mümkün olamaz mı?

Uyuşturucu içenler topluma zarar mı vermekteler?

Profesör malesef önemli bir noktayı gözden kaçırmaktaydı…

Uyuşturucu içen kişi henüz topluma bir zarar vermiş veya kimseyi tehdit etmiş olmuyordu. Suç işlemesi için ya ‘eyleme geçmesi’ ya da ’apaçık bir tehdit yaratması’ gerekmektedir. Halbuki durum böyle değil. Henüz sadece uyuşturucu içmiş birinin ne kimseye doğrudan bir zararı, ne de tehdidi söz konusudur. Dolayısıyla ortada bir suç yoktur.

Şayet bu kişi uyuşturucu madde kullandıktan sonra eline silah alıp sokağa fırlamış ve dengesiz hareketlerde bulunuyorsa o başka…bu bir tehdit olarak görülebilir ve müdahale edilmesi gerekir. Gerçi bu gibi dengesiz hareketlerde bulunan kişinin ille uyuşturucu almış olması da gerekmez. Yine müdahale gereklidir.

Ama bunlar gerçekleşmeden, ileride oluşacak suç veya tehdidi, ‘önceden önlemeye çalışmak’ problemli bir yoldur.

Neden problemlidir?

Çünkü devlet aygıtına siz bir defa “suçu önceden önleme yetkisi“ verirseniz bunun önünüze neler getireceğini bilemezsiniz.

Bu soruyu soran profesör muhafazakar biriydi. Muhafazakar kesim Türkiye’de en çok baskı görmüş kesimlerden biridir. Kendisi bilmiyor mu bugüne kadar devletin din üzerindeki baskılarının da en önemli argümanlarından birisi “Şimdiden önüne geçilmezse, Türkiye’nin bir şeriat devletine gidebileceği, bu şeriatçıların ise ülkeyi ele geçirince hepimizi keseceği” idi. Onlar da kendilerine göre ileride ortaya çıkabilecek bir suçu önceden önlemeye çalışarak türbanı bile yasaklamadılar mı?

Tersi bir durum da mümkün olabilir. Araştırmalara göre dine çok bağlı insanlar daha az suç işlemekteler. Devlet bu araştırmadan yola çıkarak, “ileride suç işlememizi önlemek amacıyla” bizi camilere, kuran kurslarına vs..zorla gönderse ne olacak? Ne diyebiliriz? O yetkiyi verdik ya bir kere…ucu her yere gidebilir.

Peki şunu düşünsenize…”Suçu önceden önleme yetkisi”ni verdiğimiz devlet, 11 Eylül saldırılarını örnek göstererek dinin şiddeti ve suçu teşvik ettiğini öne sürüp, bundan dolayı ülkedeki tüm ibadethanelere giriş-çıkışların devlet kontrolünde falan yapılacağına dair bir kararname çıkartsa ne gibi bir itirazda bulunabiliriz?

Yani konu o kadar basit değil.

Gönül ister ki kimse zararlı maddeler kullanmasın ve keşke bunu önlemenin kesin bir yolu olsa…Ama malesef çözüm bu değil. Zira kendisine “suçu önceden önleme yetkisi” verdiğimiz bir devlet zamanla bu hakkını başka alanlara kaydırabilir.

Peki ne yapılabilir?

Örneğin profesör ve ailesi, uyuşturucu kullanan kişilerle aynı apartmanda yaşamayabilir, taşınabilir. Yahut apartman sakinleri madde bağımlısıyla iletişim kurmayarak zamanla onu dışlayabilir ve başka bir yere taşınmasını meşru yollardan zorlayabilir. Uyuşturucuyla mücadele alanında faaliyet gösteren derneklere yardımda bulunan kişilere, şirketlere vergi indirimleri falan getirilebilir, televizyonlarda bu alanda bilinçlendirici programlar, reklamlar gösterilebilir vs…

Hepsi ama hepsi o “zor”dan çok daha iyi ve çok daha makul karşılanabilir çözümlerdir. Zira yasaklamak bir şeyi çözmez. Toplumda bir talep varsa bu talep karşılanır. Yasaklarsanız daha pahalı ve illegal yollardan karşılanır. Önemli olan sinekleri avlamak değil, bataklığı kurutmaktır.

Son olarak devlet dediğimiz şey ise çok güvenmememiz gereken “Zorunlu Bir Kötü”dür. Onu terbiye etmek bizim elimizde. Terbiye ise daha az kanun çıkartarak olur, daha çok yetkilendirerek değil…

Soner Hoca Konuşuyor…

Soner Hoca, 22 Nisan Çarşamba günü Taksim/Elmadağ’da genç bir topluluğa ”Sosyal Devlet Irkçılığı Teşvik Eder mi?” başlıklı ilginç bir konuşma yapacak.

Türkiye’nin en hızlı büyüyen gençlik hareketlerinden 3H Hareketi’nin düzenlediği “Milliyetçilik Sarmış Dört Bir Yanımı” seminerinde yapılacak konuşmanın ardından Taraf Gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı’da “Liberaller Yükselen Milliyetçiliğe Nasıl Yaklaşmalı?” başlıklı bir sunum gerçekleştirecek.

Yer : Friedrich Neumann Vakfı Seminer Salonu

Adres : Cumhuriyet Cad. No: 6 D:13 Elmadağ/İstanbul

Tarih : 22 Nisan Çarşamba 2009

Saat: 19:00-21:00

Telefon : 0535 562 65 21

Web: www.3HHareketi.org

İşkolikler İçin Bir Tavsiye

Ernie J. Zelinski’nin Boyner yayınlarından çıkan ÇALIŞMA(MA)’NIN KEYFİ isimli kitabı modern iş hayatının temposuna eleştirel bir gözle bakıp insanların çalışırken ruhlarını kaybetmemesi ve hayatı ıskalamaması için adeta bir rehber niteliğinde.

Zelinski kitabında, çok çalışan ve hayata para kazanmaktan başka bir anlam yüklemeyen insanlara sık sık çatıyor ve ‘işkolik’ler ile hayatta işten başka zevkleri de olanlar arasında doğru bir ayrım yapıyor.

Yazar, İŞKOLİK’ler ile İŞKOLİK OLMAYAN’ların emeklilik öncesi ve sonrası hayatlarındaki değişimi göstermeye çalışmış.

Buna göre ;

Emeklilik Öncesi İŞKOLİK ‘in İlgi Alanları

İŞ  - İLİŞKİ

Emeklilik Sonrası İŞKOLİK’in İlgi Alanları

İLİŞKİ

-

Emeklilik Öncesi İŞKOLİK OLMAYAN’ın İlgi Alanları

İŞ - İLİŞKİ - GOLF - TENİS - JOGGİNG - PULCULUK - DUA ETMEK - OKUMAK - BAHÇIVANLIK - GÖNÜLLÜ İŞLER - ARKADAŞLAR

Emeklilik Sonrası İŞKOLİK OMAYAN’ın İlgi Alanları

İLİŞKİ - GOLF - TENİS - JOGGİNG - PULCULUK - DUA ETMEK - OKUMAK - BAHÇIVANLIK - GÖNÜLLÜ İŞLER - ARKADAŞLAR

Bir anonim atasözüyle bitirelim ;

Hayatımı, yarın varolmayacak şekilde düzenlemeye çalışıyorum..

Sosyalizm : Neden İmkansız? (3)

Müşevvikler (Girişimci Ruh) 

Ortak mülkiyet esasına dayalı sosyalizm, sizi daha iyi bir ‘şey’ üretmeniz için teşvik etmez. Bu sosyalizmin dördüncü hayati hatasıydı. İcat ettiğiniz şeyden ötürü ödüllendirilmeyecekseniz-ki biz buna kapitalizmde ‘kar’ diyoruz, o şeyi icat etmeniz için çok fazla bir nedeniniz yoktur. Fakat sosyalistler bunun illa böyle olması gerekmediğini, kapitalizmde insanların kar güdüsüyle hareket ettiğini ama sosyalizmde de insanların aynı şevkle sadece ’toplumun iyiliği’ için çalışacağına inanırlar.

Makalemizin ilk bölümünde geniş anlamda incelediğimiz gibi sosyalizmde ‘herkes melek olsa dahi’ üretim araçlarında piyasa fiyatlarının olmaması sosyalizmin bolluk hedefine ulaşmasındaki en büyük engeldir ancak bunu şimdilik ‘müşevvikler’ konusunu daha iyi tartışabilmek için es geçiyoruz.

Aslına bakarsanız tüm iktisadı iki ana konuya dahi indirgeyebiliriz.  Birincisi, kaynaklar kıttır. İkincisi, insanlar ancak bir çıkarları varsa harekete geçerler.

‘Girişimci ruh’ ancak ve ancak serbest piyasanın işlediği, mülkiyet hakları tanınan ve kar-zarar olgusunun kabul edildiği bir sistem altında varolabilir. Ürettiğim ürüne el konacak ve tüm topluma dağıtılacak ise neden daha çok çalışayım? Yaşanan tarihi tecrübeler, müşevvikleri yok eden dağıtımcı politikaların ne beter sistemler yarattığını gözler önüne sermiştir.

Tarım için dünyanın en verimli topraklarına sahip Rusya, devrimin yapıldığı 1917 yılında dünyanın en büyük tahıl ihracatçısı konumundaydı. Devrimin ardından, tarım alanındaki özel mülkiyet haklarının lağvedilmesi ve beraberinde yerleştirilmeye çalışılan kolektivist anlayış Sovyetler Birliği’nde 1920 ve 1930′lar arasında müthiş bir kıtlık ve tarımsal üretimde rekor derecede düşüş yarattı. Sadece bu yıllarda, sayıları 5-10 milyon civarında değişen Sovyet vatandaşı ‘açlık’tan yaşamını yitirdi. 30 milyon civarı insan ise Batı ülkelerinden gelen yardımlarla beslenebilmişti.

Sadece Sovyetler Birliği değil, dağıtımcı sosyalist politikaları benimseyen hemen her ülkede üretimde müthiş düşüşler ve yiyecek kıtlıkları, nice yığınlara açlık çığlıkları attırıyordu.

Peki ya 25 yılı aşkın bir süre Çin’de sosyalist deneylerini gerçekleştiren Mao Tse-tung? Kendisinin ölümünün ardından bazı itiraflarda bulunan devlet adamları sadece 1959-62 yıllları arasında (literatürde ‘Zor 3 Yıl’ olarak geçer), yani üç yıl gibi kısa bir sürede bile 20 ile 30 milyon arasındaki Çin’linin ‘açlıktan’ öldüğünü belirtmişlerdir.

Aynı şekilde, Kamboçya komünist partisi Khmer Rouge’nin 1970′lerin sonunda başlattığı sosyalist devrim, halkın dörtte birinin ‘açlıktan’ ölmesine neden olmuştur. Açlıktan zaten kırılmakta olan Gana, sosyalist devrim gerçekleştireceği iddiasıyla başa gelen Kwame Nkrumah sayesinde dünyanın en büyük Kakao üreticisiyken, devrimin ardından kakao üretiminde %50 düşüş gerçekleştirme başarısı göstermiştir. Julius Nyerere’nin Tanzanya’sı? 1960′larda gıda ihracatçısı konumundaki Tanzanya, çiftlikleri kolektifleştirme politikasının ardından 1980′lerde gıda ithalatçısı (yaklaşık 18 milyon dolar değerinde gıda ithalatı) konumuna düşmüştür, hemde nüfusunun %70′i tarımda çalışıyor olmasına rağmen! Bu oran benzer yıllardaki Batı ülkelerinde %3-4 idi.

Tüm bunlar, insanları daha çok üretmeye, çalışmaya, düşünmeye, vs..’ye teşvik eden, motivasyonlarını arttıran müşevviklerin ne kadar önemli olduğunu anlatmıyor mu? Dağıtımcı politikalar insanların şevklerini öldürür. ‘Kar güdüsü’ olarak sürekli aşağılanan olgu ise, milyon yıllık yaşındaki gezegenemizin kıtlıkların üstesinden gelmesini sağlayan yegane faktördür.

Müşevviklerin hayati derecedeki rolünü hala kavrayamadıysanız, 16. yy.’da İngiltere’nin başlıca enerji kaynağı olan odunun kısa zamanda tükeneceği korkusunu aklımıza getirelim. Odun fiyatlarındaki yükselme (şükür ki kısmen serbest piyasa varmış), kömür üretim tekniklerinin gelişmesine, yeni kaynakların keşfedilmesine ve İngiltere’nin odun arzında artışlara sebep olmuştur. Neden? Çünkü odun fiyatlarının yükselmesi, işadamlarına, kaşiflere, bilim adamlarına, mühendislere vs’ye..kar vaadetmişti! Odun arzını arttıran kazanacaktı. İngiltere o zamanlar, piyasa fiyatları olmayan, kar-zarar gibi olgulardan bağımsız, özel mülkiyeti önemsemeyen sosyalist bir idare altında yaşıyor olsaydı muhtemelen onun vatandaşları da büyük acılar yaşayacaktı.

İşte şahsi çıkarın (müşevvik) toplumun çıkarıyla uyuşan mükemmel ahengi, teşekkürler Adam Smith! İşte ‘kendiliğinden doğan düzen’, teşekkürler Hayek.

Sonuç

Uzun lafın kısası, sosyalist teorisyenler insanoğlunun temel değerlerini yok saydılar. Onlar için fiyatlar önemsizdi, kar kötüydü, mülkiyet hırsızlıktı ve ‘girişimciler’ diye bir sınıfa ihtiyaç yoktu! Evet Marx, sıradan bir taş kırıcısı ile heykeltraş arasında nitelikli emek ve niteliksiz emek ayrımını yapmıştı ve ona göre heykeltraşın 1 saatlik emeği ile taş kırcısının 1 saatlik emeği arasında fark vardı ancak ‘girişimci’ye heykeltraş kadar bile değer vermedi. Emek-değer teorisi ve açmazlarına önümüzdeki günlerde başka bir yazıda ayrıca değineceğim.

Bugün belki sosyalizme kökten bağlı ve iman eden çok fazla sayıda insan kalmamış olabilir ancak etki alanı halen aynı şiddette devam etmektedir.

Bugün hükümetler haksız kamulaştırmalar, anlamsız vergi artışları yapabiliyorsa, toplum zenginlerden yapılan servet transferini meşru görüyorsa, insan ihtiyaçlarını karşılayacak yegane organ olarak kamu otoritesi hala birinci sırada yer alıyorsa ve tüm bunlar normal karşılanıyorsa sosyalist teorisyenlerin fikirleri hala kuvvetli ve etkili demektir. Bu demektir ki, günümüzde mücadele edilmesi gereken sosyal-devlet anlayışı değil, o anlayışın zihniyetini oluşturan, ona yön veren fikri arka plandaki değerler zincirini oluşturan sosyalizm düşüncesidir. Zira sosyal-devlet gücünü onun temelinden almaktadır.

Sosyalizm : Neden İmkansız? (2)

Geçen yazımızda ilk argüman olarak, piyasa fiyatları olmadan (özellikle üretim mallarında) oluşturulmaya çalışılan bir ekonominin ‘herkes melek olsa dahi’ ekonomik rasyonaliteyi gerçekleştiremeyeceğini ve bu yüzden sosyalizmin vaad ettiği bolluk durumuna hiçbir zaman ulaşılamayacağını belirtmiştik. Makalenin başında belirttiğim sıraya uygun olarak, sosyalizmin zayıf noktalarını incelemeye devam ediyoruz.

Kar-Zarar

Sosyalist bir iktisadi sistemin ihmal ettiği ikinci önemli husus : Kar-Zarar’dı. Piyasa ekonomisi genelde kaynakları verimli ve tüketici ihtiyaçlarını doğru okuyup, ona uygun ürünler üreten girişimcileri ödüllendirir. Tüketici ihtiyaçlarını doğru okuyamayan, kaynakları verimsiz kullanan (dolayısıyla maliyeti artan), yetersiz hizmet sunan firmalar ise zarar ve iflas ile cezalandırılır.

Serbest bir piyasada üretim faktörleri verimsiz ellerden, verimli ellere doğru kendiliğinden yönlenirler. Rekabetçi ve kar güdüsü ile hareket eden bir iktisadi sistem, kaynakların optimizasyonunu sağlar ve ekonomiyi-hayat standartlarını çok daha yukarı seviyelere taşır. Başarısız firmalar için serbest piyasa adeta giyotin görevi görür ve evet onlara acımasız davranır.

Sosyalist bir iktisadi sistemde ise kar-zarar gibi olgular önemsizdir. Ne kar edebilmek mümkündür ne de zararı hesaplayabilmek…Kar/Zarar olgusu olmadığı için mal ve hizmet üreten kuruluşların kaynakları daha verimli kullanmak gibi bir arzusu da yoktur. Bu olgulardan bağımsız bir kuruluşun üretim ve hesaplama yaparken ne türden bir disiplin içerisine olacağını tahmin etmemiz zor değildir.

Rekabet ve kar/zarar olgusundan bağımsız bir merkezi planlı ekonominin uzun süre yaşama, yaşasa bile kaynakları etkin kullanma şansı yoktur. Bunu ummak güçlü bir fanatizm gerektirir. Kar-ödül sistemi yoksa medeniyeti taşıyan müşevvikler(girişimci ruh) de yoktur. Müşevviklerin-girişimci arzuların olmadığı bir dünya ise bizi kaçınılmaz olarak zamanla, yeniliklerin olmadığı yoksul bir dünyaya götürür. Müşevvikler konusuna 4. maddede tekrar değineceğiz.

Özel Mülkiyet

Sosyalizmin üçüncü ölümcül hatası ; özel mülkiyet yerine ortak mülkiyete dayalı bir sistem oluşturma çabasıdır.  Mülkiyet deyince hemen aklımıza ev veya araba gelmemelidir. Aslında mülkiyet bina ve topraktan, emek ve fikirlerimizi kadar geniş bir alanı kapsar. Özgürlük mülkiyetten ayrı düşünülemez.

Mülkiyet bizi devletin total hakimiyetinden korur. “Herşey ortak” sloganlarının ardında otoriteryenizmin hain emelleri yatar. Sosyalist bir devlette hepimiz devletin birer çalışanı isek muhalefet nasıl olacaktır? Ekonomik yönden kocasına bağımlı bir kadının evde söz hakkı olmaması ile ekonomik yönden devlete bağımlı vatandaşların söz hakkı olmaması arasında mantıksal hiçbir çelişki yoktur. Zira yıkılıp giden nice sosyalist devletin şaşırtıcı sayıda toplu mezarlara sahip olması bu yüzdendir. Açıktır ki, sosyalist bir idare altında özgür basın, vatandaşlar ve edebiyat ummak, ya bu konuya çok kafa yormamaktan ya da saflık derecesindeki iyimserlikten ileri gelmektedir.

Örneğin bilinen ve okunan en önemli sosyalist düşünürlerden Proudhon mülkiyeti hırsızlık olarak damgalar. Bu görüşe göre ‘ilk sahiplik’ haksız biçimde elde edilmiş ve günümüze kadar süregelmiştir. Marx ve Engels’in ortaklaşa kaleme aldıkları Komünist Manifesto’da da açıkça yazıldığı gibi doğru olan mülkiyet haklarını ilga etmektir. Böylece mülkiyet topluma devredilecek ve “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” prensibi sağlıklı bir biçimde işletilecektir.

Birincisi, yukarıdaki kusurlu paragrafın aksine, ilk sahiplik hırsızlık olmadığı gibi, ’sahipsiz’ bir nesneyi diğerleri bulabilecekken bulmak, onu bulanın o şey üzerinde hak iddia etmesini meşru kılmaktadır ve keşfi yapan kimseye bir şey borçlu değildir. Tıpkı Edison’un elektriği, diğerleri bulabilecekken bulmasından sonra kimseye bir şey borçlu olmadığı gibi. Sahipsiz bir kaynağın nasıl meşru bir şekilde sahiplenildiğinin sıkı bir savunusu ve doğru bir tahlili için iskoç filozof D.Hume’un 1740 yılında kaleme aldığı ”İnsanın Tabiatına İlişkin Çalışma”sına göz atmak gerekmektedir.

İkincisi, özel mülkiyet, kaynakları daha verimli ve onların değerlerini arttıracak şekilde kullanmaya teşvik eder. Eski Sovyetler Birliği’nde komünist rejim, ailelere belli bir dönüme kadar olan topraklarda üretttiği ürünleri satma imkanı tanıyordu. Özel mülkiyet konusu olan bu küçük toprak parçaları, toplam ekili arazinin sadece %1′ini oluşturmaktaydı. Geriye kalan %99′luk arazi dilimi ise devlet çiftliklerine, büyük tarım kooperatiflerine aitti. Ancak, Sovyet basınının da belirttiği üzere, %1 gibi son derece küçük paya sahip özel mülkiyet konusu olan topraklar, toplam üretimin %25′ini gerçekleştirmekteydi. Sanırım özel mülkiyetin ortak mülkiyete olan üretimdeki üstünlüğünü bundan daha güzel açıklayan bir tarihi tecrübe olamaz.

Bunun dışında, G. Hardin’in isabetle oluşturduğu “ortak malların trajedisi” teorisi dünyanın her yerinde kendini ispatlamıştır. Sözkonusu teori, birilerinin özel mülkü olmayan, toplumun ortak malı sayılan nesnelerin bakımsız, ilgisiz ve aşırı kullanma sonucu yokolup gittiği anlatır. Örneğin parklardaki banklar buna birer örnektir. Parktaki bank örneğini global ölçeğe uyguladığınızda ise karşımıza sosyalizm çıkar.

Yaklaşık 800 sene önce yaşamış olan katolik papaz St. Thomas Aquinas şunları söyler ;

“Özel mülkiyet insan yaşamı için başlıca üç neden dolayısıyla gereklidir: ilk olarak, her birey bizzat sahip olduğu ve sorumluluğu altında bulunan şeyler için daha fazla çaba sarfeder. Kolektif mülkiyette ve sorumluluğun bir çok kimse arasında paylaştırıldığı durumlarda her birey daha az çalışır ve sorumluluğu başkasına yüklemeye çalışır. İkinci olarak, eğer her bireyin bir işte kendi sorumluluğu olursa, bu durumda işler daha iyi ve etkin bir şekilde yapılır. Üçüncü olarak, herkes kendi sahip olduğu şeylerle yetindiği (re sua contestus est) bir ortamda insanlar arasında barış daha iyi tesis edilebilir.”

Herşey bir yana, iktisadi araştırmalar, mülkiyet haklarına önem veren ülkelerin, sözkonusu hakka değer vermeyen ülkelere göre çok daha yüksek hayat standartlarına sahip olduğunu göstermektedir. Hatta Nobel ödüllü iktisatçı Hernando De Soto “Sermayenin Sırrı” adlı eserinde, batılı ülkeler ile dünyanın geri kalanı arasındaki tek farkın “Mülkiyet Hakları” olduğunu belirtir. Ekonomist dergisinin bir sayısında şunlar yazar : “Doğu Kongo’da yağmacı askerlerin periyodik bir biçimde çaldıkları sığırları kimse yetiştirmek istememektedir, toprak kiracılığı fakir ülkelerde güvence altında değildir, Zimbabwe’de topraklar hükümet yandaşlarına dağıtılmaktadır.”

Durumu daha iyi özetleyebilmek için komşu ülkelerin birbirleri arasındaki performanslarına göz atmakta fayda var;

Straup ve Gwartney’in ortaklaşa yazdıkları “Temel Ekonomi” kitabında bu konuda dikkat çekici örnekler var. “Birleşik Devletler’de kişi başına gayrisafi yurtiçi hasıla tutarı Meksika’nın hasılasının 4-8 katı civarındadır…Güney Kore’liler, sosyalist kuzenleri Kuzey Kore’lilerin 17 katı kadar gelire sahiptir…Fin’liler ve Estonya’lılar 1930′larda benzer hayat standartlarına sahiptiler. 2000 yılında ise bir Fin’li, ortalama bir Estonya’lıya göre 2,5 kat ile 7 kattan daha fazla gelir elde etti”. Aynı şekilde Doğu-Batı Almanya ve Hong-Kong ile Çin arasındaki muazzam gelir farklarının ardında da yatan başlıca neden ’Mülkiyet Hakları’ idi.

De Soto’nun dediği gibi “Kırsal bölgelere ziyaret ederken köpeklerin size havladığını görürsünüz çünkü köpekler bile mülkiyet haklarından haberdardır. Sadece devletçi hükümetler mülkiyet haklarının hala ne anlama geldiğini bilmiyorlar.”

Sosyalizm : Neden İmkansız? (1)

1917′deki Bolşevik devrimi nihayetinde sosyalizm, kitaplar ve hayaller dünyasından çıkıp dünyanın en zengin doğal kaynaklara sahip topraklarında kendisine yaşama alanı buldu. İnsanlara eşitlik, refah ve daha güvenli bir dünya vaad etti.(1)

Sonunda vaadlerinden sadece birisini gerçekleştirebildi : Herkes ’sefalette eşit’lenmişti…

Yaşadığımız son finansal krizden sonra medyada en ufak bir köşesi olanlar bile hep bir ağızdan ‘Yeni Bir Dünya Düzeni’nin artık gerekli olduğunu, kapitalizmin bu içsel çelişkilerini aşamayacağını, sonunda onunda kilitlendiğini özellikle yazıp durdular/durmaktalar…  

Krizin kapitalist teori ile bir ilgisinin olmadığını konuyla ilgili bir başka yazımda ele almıştım(2). Peki ‘Yeni Bir Dünya Düzeni Mümkün!’ ile ne anlatılmak isteniyor? Elbette örtülü bir biçimde sosyalizm’den bahsediyorlar. Ve onlara göre ne geçmişte S.S.C.B. ne de şu anda Kuzey Kore’de veya Küba’da uygulanan sistem ‘tam sosyalizm’ değil. Sosyalizm başka bir şey. Evet Odtü’deki profesöründen, Fenerbahçeli Kemalettin’e kadar bu böyle..

Bu yazının amacı, sosyalizmin neden ’imkansız’ olduğunu anlatmaktır.

Sosyalist bir sistem kısaca medeniyetin temelindeki 4 kritik olguyu görmezden gelir ve herkes ‘melek olsa’ dahi yıkılmaya mahkumdur :  

1- Piyasa Fiyatları, 2- Kar-Zarar Sistemi 3- Özel Mülkiyet 4- Müşevvikler

1. Piyasa Fiyatları

Önce, anlaması kıyasla diğer konulara göre zor ama onların içindeki en önemli maddeden başlayalım.

L.V.Mises’ten önce sosyalist düşünceyi tenkit edenler,  daha çok ahlaki ve yaptırım cazibesi(müşevvikler) olmaması nedeniyle sistemi eleştiriyordu(3). Mises ise sosyalist sistem altında yaşayan herkesi ‘iyi’ kabul etsek dahi, hatta daha iyi bir ‘şey’ üretebilmek için, piyasa ekonomisindeki girişimci ruhun aynen sosyalist sistemde de devam edeceğini varsaysak bile sosyalizm arzuladığı hedeflerine ulaşamamayacağını söylüyordu, çünkü : sosyalizmde iktisadi hesaplama mümkün değildi. Ve yıllar Mises’i haklı çıkardı…

Peki Mises tam olarak neyden bahsediyordu?

Sosyalist ekonomide üretim araçları (toprak, emek, hammadde, makineler vs…) kamulaştırılır, ‘topluma ait’lerdir(4). Nelerin ‘üretim araçları’ içerisine girdiği ayrı bir tartışma konusu olsa da (örneğin bir yazarın kalemi ve gözlüğü, onun üretim aracı olabilir) şimdilik bu konuyu görmezden gelelim.

Sosyalizmde sözkonusu üretim araçları ortaklaşa ve adil bir biçimde kullanılacaklardır. Kulağa hoş gelen bu sözlerin içi bomboştur. Eğer üretim araçları toplumsal bir niteliğe sahip olacak ise, bu, devletten başka kimsenin toprak, hammadde, makine vs…üzerinde hak iddia edemeyecek olması demektir. Yani üretim araçlarında özel mülkiyet gibi bir durum kabul edilmeyecektir. Bu anlamda bu faktörler, hiçbir mübadeleye konu olmayacak, insanlar arasında alınıp-satılamayacak, stoklanamayacak, alternatif değerlendirmelerde bulunulamayacak ve dolayısıyla bunların bir piyasası ve piyasada oluşan fiyatları olmayacaktır. 

Üretim araçlarının piyasada oluşan fiyatları yoksa ekonomik aktivite ‘imkansız’dır. Piyasada arz ve talebe bağlı oluşan fiyatlar, kıtlığı ve bolluğu haber veren, insanların davranışlarını yönlendiren bir ekonomik pusuladır. Pusulası olmayan gemi nasıl denizde yönünü bulamazsa, piyasa fiyatları olmayan bir ekonomi de ekonomik rasyonaliteyi gerçekleştiremez. Ancak fiyat mekanizması tam anlamıyla işleyen bir ekonomide biz neyin ne şekilde ne kadar üretilebileceğini bilebiliriz. O halde sosyalizmde üretim kararları malesef çoğu zaman karanlıkta, el yordamıyla alınacaktır(5).

Coca-Cola ve Fanta Sosyalist Sistemde Üretildiğinde Ne Olur?

Örneğin sosyalist bir toplumda Coca-Cola ve Fanta’nın üretildiğini düşünelim…Toplum kendi arasında hemen bir değer skalası yaratacaktır. Mesela zamanla 2 Fanta 1 Coca-Cola edecektir. Çünkü insanlar Coca-Cola’yı daha çok seviyorlardır. Ve insanların Coca-Cola ile Fanta’ya sahip olma, onları değiş-tokuş edebilme ve bu sayede onlara değerler atfedilme hakları vardır. Evet, sosyalizmde bu mümkündür. Tüketim malları (Mises’in ifadesiyle ‘Alt Mallar’) açısından pek fazla sorun görünmemektedir. Hatta merkezi planlama yayınladığı bir emirle bundan böyle Coca-Cola’nın Fanta’dan daha çok üretileceğine karar verebilir. İnsanların ellerine daha fazla Coca-Cola kuponu dağıtabilir. Bütün bunlar gerçekten de mümkün olabilir sosyalizmde.

Peki ya üretim malları (Üst Mallar)? Onlar için durum çok daha karmaşık ve zordur. Coca-Cola’nın ne şekilde üretileceğine nasıl karar verilecektir? Hangi makineler kullanılacaktır? Coca-Cola’nın muhteviyatında şeker pancarından üretilen şekeri mi kullanmak daha avantajlıdır yoksa mısır şurubundan elde edilen fruktozu mu? Hangi alternatif renklendiriciler maliyet açısından uygundur? Hangi mühendisin ciklet fabrikası yerine Cola fabrikasında çalışması gerekir? Ambalajında kullanılacak dış yüzey hangi malzemeden basılmalıdır? Aynı malzemeyi, içeceğin muhafazası için mi kullanmalı yoksa bir bilgisayarın kasasını kaplamak için mi? Fabrika şehre 150 km. uzaklıkta mı olmalıdır yoksa 1500 km. mi? vs…daha sayamayacağımız binlerce üretim kararının ardından Coca-Cola soframıza kadar gelir. (Bu noktada basit bir kurşun kalemin bile ne kadar karmaşık üretim süreçlerinden geçtiğini anlatan, dünyanın en güzel makalelerinden “I, Pencil”‘ı(6) okumanızı öneririm ki konuya daha hakim olabilelim.)

Üretim faktörleri için piyasaların ve piyasa fiyatlarının olmadığı (yani insanların bu faktörlere sahip olma, değiş-tokuş edebilme, kıtlıklara-bolluklarına-alternatif kullanımlarına göre değerler atfedebilme vs..hakkı olmaması) bir ortamda maliyet hesabı yahut proje karşılaştırılması yapılamaz. Dünya üzerindeki kıt kaynakların heba olmaması için ise üretim sürecinde alınan kararlar hayati bir rol oynarlar. Tam da bu yüzden üretim faktörlerinin piyasa fiyatlarına sahip olması elzemdir. Ancak bu sayede biz kömürün fiyatı arttığı için petrolü keşfedebildik ve yine ancak bu sayede artan doğalgaz fiyatlarına elektrik ısıtıcılarıyla karşı koyabildik. Hangi kaynakların kıt, hangi kaynakların bol ve kullanımının daha avantajlı olduğunu ancak ’sürekli değişen-dinamik’ bir fiyatlama sistemiyle anlayabildik.

70′lerde Amerika’daki benzin kuyruklarını hatırlayalım. Nedeni, benzinin piyasa fiyatının olmamasıydı…Benzin fiyatları hükümet tarafından piyasa fiyatının altında belirlenmişti. Yani aslında kıt olan bir kaynak, sanki kıt değilmiş gibi bir muamele görüyor ve piyasaya doğru bir sinyalleme yapılamıyordu. Bu sayede ihtiyaç derecesi yüksek olan kişiler/kurumlar, ihtiyaç derecesi çok da yüksek olmayan kişiler/kurumlar ile aynı kuyruğu paylaşıyordu. Çünkü benzinin fiyatı olması gerekenden ucuzdu, yani kaynak israf ediliyordu.

Üretim faktörlerini özel kesimin elinden alıp kolektif bir araç haline getirerek üretim araçlarını fiyatlandırmadan bir üretim yapmaya çalışmak sosyalizmin yaptığı büyük hatalardan ilkiydi. Zira çok karmaşık olan üretim sürecinde piyasa fiyatları olmadan neyin ne kadar ne kalitede ne kapasitede üretileceğini bilebilmek kör-sağır-dilsiz bir adamın kendi kendine Chicago’daki bir kafeden kalkıp İstiklal caddesine gelebilmesi kadar zordu.

Sonuç olarak; Serbest piyasanın olmadığı bir yerde hiçbir fiyat mekanizması (para cinsinden) mevcut olamaz -en fazla siz bir fiyat mekanizmasının olduğunu varsayabilirsiniz-, bir fiyat mekanizmasının olmadığı yerde ise iktisadi planlama akılcı bir biçimde yapılamaz. İktisadi planlama akılcı bir biçimde yapılamıyorsa, sosyalizm en azından hedeflediği amacına (’bolluk durumu’) ulaşamaz ve yarattığı devlet hiçbir zaman ’sönümlenmez’. L.V.Mises de sosyalizmi ‘imkansız’ olarak nitelendirirken bahsettiği tam olarak buydu.

Piyasa ekonomisinin sosyalist ekonomiye olan en büyük üstünlüğü, iktisadi hesaplamanın az-çok mümkün olabilmesidir. Üretim kararları, çok sayıda değişik, karmaşık faktör arasından en etkin bileşimlerin seçilmesi sayesinde alınır. Fakat yukarıda bahsettiğimiz şekilde serbest piyasa tarafından fiyatlandırılmamış bir üretim faktörleri piyasasında ise bu imkansızdır. Üretimde kullanılacak olan kaynaklar verimsiz-israfkar ve yanlış yönlerde kullanılır ki S.S.C.B.’de sistem krize girince hakikat su yüzüne çıkmıştır. Sosyalist sistemde yürürlükte olacak olan fiyatlar ancak ve ancak iki maaşlı memur arasındaki muhasebe kurgularından ibaret olacaktır.

 Kaynakça : 

(1)Leo Huberman, Paul M. Sweezy (2006). Sosyalizmin Alfabesi. Çeviren : Cem Demirkan. İstanbul : Mep Kitap, s.69

(2)Soner Hoca (2008, Ekim). Kurtarma Operasyonu : Biri Serbest Piyasa mı Dedi?, Web : http://www.sonerhoca.com/2008/10/13/kurtarma-operasyonu-biri-serbest-piyasa-mi-dedi/)

(3) A. Gülçin Emre. (2006). Avusturya Okulu İçinde Ludvig Von Mises ve İktisadi Düşünceye Katkısı, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Ana Bilim Dalı, İstanbul, Turkey)

(4) K.Marx, F.Engels (2005). Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri. Çeviren : Muzaffer Erdost, Ankara : Sol Yayınları, s.140

(5) Ludvig Von Mises. (1981). Socialism, Ideas On Liberty

(6) Leonard E. Read. (1996). I Pencil, Foundation For Economic Education

Bertrand Russell ve İnsan Neden Yaşar?

Sakin bir sahil kasabasında genç bir balıkçı yaşarmış. Sabah erken saatlerde kalkar avlanır, öğlen güneşi tepeye varana kadar avladığı balıkları pazarda satar, öğleden sonra da ailesiyle ve arkadaşlarıyla vakit geçirirmiş. Balıkçının genelde bu az çalışan, avare halini gören ve ona nasihatte bulunmak isteyen çok büyük bir şirketler topluluğunun sahibi yaşlı adam “Evlat…senden her zaman gelip alışveriş yapıyorum. Ama görüyorum ki az kazanıyorsun. Neden bir tekne daha alıp işleri büyütmüyorsun? Ayrıca öğleden sonrada aylaklık yapacağına çalışmaya devam etmelisin, böylece daha çok balık toplayabilirsin” demiş…

-”Neden?” demiş genç balıkçı..

Yaşlı ve zengin adam devam etmiş “Sen beni anlamadın galiba..daha çok balık tutman, daha çok kazanman demek” demiş..

- “Peki sonra?” 

- “Sonra daha büyük tekneler alacaksın..yanında adamlar çalışacak…”

- “Ya sonra?”

- “Sonra bir bankadan iyi bir kredi çekip soğuk hava deposu kiralarsın, yeni elemanlar istihdam edersin…”

- “Eeee sonra?”

- “Sonra, işleri daha da büyütür ve bir fabrika kurarsın, dünyaya ihracat yaparsın…”

- “Peki ya sonra?”

- “İtibarın yükselecek, çok daha zengin olacaksın, benim gibi emekliliğine varınca konferaslara çağrılacak, röportajlar verecek, insanlara nasihat edeceksin…”

- “Peki ya tüm bunlardan sonra?”

- “İşte en tatlı kısım burası” demiş yaşlı adam, “Artık yaşlandın ve yoruldun, sahil kasabasında güzel bir ev ve motor alıp hayatının tadına varacaksın…”

Genç balıkçı ise “İyi de ben bunu zaten yapıyorum” demiş…

Evet gerçekten seviyorlar…daha büyük televizyonlar, daha büyük evler, daha şık otomobiller, daha çekici elbiseler, daha güzel masa ve sandalyeler istiyorlar…Hepsi de daha pahalı ama hepsi de güzel. En değerli zamanımız olan boş vakitlerimizi ‘daha yüksek fiyatlı’ mal-mülk edinmeye feda ettik. Daha çok çalışmanın daha iyi olduğuna inandırıldık. Boş oturunca azarlandık, kalkıp iş bulduk. Tek görevi evdeki karısının, komşunun karısından daha az mala sahip olmaması için koşturan insanlarla doluştuk..mesaileri bekler oldular, yazık…kopup gidiyorlar, harcanıyorlar, yazık…Karısının da Allah belasını versin!

Hiçbir zaman ofisteki masamızın üzerinden kaldırmadığımız, hep aynı yerde duran laptop’larımız var artık. Sahi neden aldık biz bu laptop’u!? Ömrümüzün sonuna kadar kullansak dolduramayacağımız kadar boş Megabyte(mb)’larımız var içinde ama neden hala bir üst modeli cezbeder bizi? Mallara ulaşalım derken mal mı olduk gerçekten? İki düğmesi dışında hiçbir tuşun ne işe yaradığını bilmeyen kadınlar niye hala ister ki daha gelişmiş bir çamaşır makinesini? Hemde okuma-yazması olmayan gündelikçiler kullanacaklarken onu…İçini dolduramadığımız kocaman buzdolaplarımız var..Yılın en fazla 3 ayı kullandığımız, 9 ay böceklerin yaşadığı lüks yazlıklarımız da var şehrin dışında…

Bu dünyada sahip olduğumuz en değerli iki nimet : Sağlık ve Boş Vakit. Ve insanoğlunun şükretmekte en cimri olduğu, değerini en bilmediği iki durum..İkisi arasındaki tek fark ; sağlığı kaybedince değerini anlayan adam, boş vaktini büyük bir hırs ve arzuyla feda eder. Hiç de farkında değildir o telaşenin içerisinde ne yaptığının. Hiç de anlamaz. Boş vakit gereksizdir, şeytanın işidir ve kurtulmak gerekir. Kurtulur ve rahatlar. Mallarla rahatlar…başka bir renk bot alınca rahatlar, mesaj yazmaktan başka bir bok bilmeyen çocuğunun cep telefonunu yenisiyle değiştirince rahatlar…İzni bekler, izni biter…hele patronsa çoğu zaman izni de yoktur. Bu yüzdendir tatilde kulağından telefonunu düşürmeyen göbekli ve kel adamların rahatsız edici halleri..Etrafımız bu tiplerle dolu…çoğunun şekeri, tansiyonu vs..var. Kazandıkları servetlerini, emekliliklerinde sağlıklarını geri alabilmek için harcıyorlar, yazık…

Yukarıdaki cümleleri okuyanlar benim Bertrand Russell’dan epey etkilendiğimi düşünebilirler ama yanılıyorlar. Maddi hayatın koşturmacası içerisinde, kalabalık çarklar arasında parçalanıp giden ama hiç de bunlardan haberi olmayan modern insanın hikayesini anlatan ve onu kendisine gelmesi için ustaca bir edebi dille sallayan Russell bir yere kadar gerçekten doğru şeylerden bahsediyor. 

Ancak insanoğlu malesef hayatını sürdürebilmek için hukuk kurallarıyla güvence altına alınmış serbest piyasaya (karşıtlarının nefret dolu dillerindeki ifadesiyle kapitalizm’e) muhtaç. Russell’ın “Aylaklığa Övgü”sündeki az çalışma saatlerinin iktidar olduğu dünyaya ulaşmamız için yapmamız gereken şey ise malesef o çok küfrettiğimiz kapitalizmin daha çok gelişmesine çabalamak. Zira ancak bu sayede artan verimliliğe, beraberinde artan ücretlere ve düşen çalışma saatlerine sağlıklı bir şekilde kavuşacağız..Bunun için hükümet bir adım atmak istiyorsa derhal çalışanlar üzerindeki vergi yüklerini indirmelidir.

Daha devam ederim ama ben bu yazımda iktisat yazmayacağım, canım istemiyor. Konuyla ilgili bir sonraki yazımda Russell ve ütopyasının handikaplarını, anti-etik metodolojisini ele alacağım. Ozaman yazarım…

ACF loading animated gif