Yepyeni

“Vur” Derken Öldüren Sigara Yasakları : İkna ve Zor

Beni yakından tanıyanlar benim ne kadar sigara düşmanı ve çekilmez bir tip olduğumu bilirler. Hayatım boyunca hiç sigara içmedim ve içen arkadaşlarıma kan kusturdum.

Tabii hemen aklınıza “Oooo..ozaman Soner Hoca yeni sigara yasaklarını destekliyordur” gelmesin. Son çıkarılan kanun ile anladım ki; bireysel hak ve özgürlüklerin B’sinden bihaber, otoriter bir yönetim anlayışı hala dimdik ve diri bir şekilde ensemizde soluk alıp vermeye devam ediyor.  Bu zihniyetin belli bir hayat görüşü, ideolojisi veya etik bir anlayışı yok. Batı’da ne gördüyse muhteviyatına bakmadan/sorgulamadan alıp getiriyor, üretmiyor.

Eğer bir diktatör tarafından yönetiliyor olsaydık tıpkı şimdiki gibi bizlerin nerede sigara içip içmeyeceğini kendisi belirleyecekti. Modern demokrasilerde ise buna diktatörler değil, ‘mülkiyet hakları’ karar vermelidir.

Nasıl yani?

Şöyle ki; eğer benim sahip olduğun bir evde, kafede veya arabadaysak, benden izin almadan sigara içemezsin. Bu saydıklarımın mülkiyeti bana ait ise, orada kuralları devlet değil ben koyarım. Bunun aksi, benim özgürlüğümün ihlali olur.

Şayet bir tiryakinin sahip olduğu bir evde, kafede veya arabadaysak, onun sigara içmesini yasaklama gibi bir hakkım olamaz. İster içer, ister içmez. Bende beğenirsem o ortamda bulunurum, beğenmezsem bulunmam. Orada kuralları o koyar. Bunun aksi ise onun özgürlüğünün ihlali olur.

Görüldüğü üzere ben sigara içilmesinden zarar görüyorum, tiryaki ise sigara içilmemesinden. İkimizde birşeylerden zarar görüyorsak, kimin kim üzerinde baskı kuracağına ‘mülkiyet hakları’ kolaylıkla karar verebiliyor. Devlete hiç gerek yok.

Peki mülkiyetin kamuya ait olduğu yerler? Örneğin tapu müdürlükleri, nüfus daireleri vs..? Orada da sigara içilmesinin yasaklanması gerekiyor. Eğer ben ‘mecburen’ tapu müdürlüğüne gidiyorsam, başka bir alternatifim yoksa, beni içtiğin sigaranın dumanı ile zehirleme hakkın yok. Bana ‘Kardeşim ozaman gelme’ diyemezsin. Eğer sigara içmeyenler için ayrı bir tapu dairesi yoksa, kamuya ait ortak alanlarda sigara içmek yasaklanmalıdır. Zira bana zararı var. Burada dikkat edilmesi gereken; ’alternatifsizlik ve mecburiyet’. Restorantlar, barlar veya kafelerde pekçok alternatifiniz var ve o barda eğlenmeye ‘mecbur’ değilsiniz.

Eğer sigara içilmesinden rahatsızsanız benim gibi arkadaşlarınızı ve bulunduğunuz ortamları buna göre şekillendirebilirsiniz, içen arkadaşlarınızı ikna yoluna gidebilirsiniz, sigaraya karşı savaşan sivil toplum örgütlerinde çeşitli roller üstlenebilirsiniz.

Bunun aksi, ‘ikna’ yerine ‘zor’ kullanma olur ki bugün alkışladığınız ve hoşunuza giden ‘zor’ yarın pekala sizinde zorunuza gidecek istenmeyen durumlar yaratabilir.

Hakkında

Soner politik konularda liberal, belirli gunler sosyalist, evsiz gordugunde acilen komunist, Cuma'lari muhafazakar, hatta Carsamba'sina yobaz, kamusal alanda anarsist, iyi bir cevreci, istikrarli bir hayvansever, buyuzden kullanmadi hic sineksavar...

Diğer yazılar

Yeniden Sosyal Güvenlik ve Garibanizmin Çekiciliği

Sevgili arkadaşım Halit, son yazısında, kendine göre yanlış bulduğu Sonerhoca’nın sosyal güvenlik sistemine yönelik görüşlerinden bahsetmiş. Genelde konuları çok uzatmayı sevmediğimden dar bir çerçeveyle görüşlerimi sınırlarım. Bu çoğu zaman karşı tarafta, ‘bazı konulara girmekten kaçınma’ gibi algılara yol açıyor. Bu yüzden sadece bir cevap yerine konuyu toparlayıcı, konu dışına fazla çıkmadan, ikinci bir yazı yazmayı daha uygun buldum.

İkinci dünya savaşından sonra Sovyetlerden etkilenen Avrupa ülkelerinde sosyal güvenlik ve emeklilik sistemleri birer popülizm ve geliri yeniden dağıtma aracı olarak görülmeye başlandı. Sistem artık çalışanların katkılarına göre değil, kamusal olarak finanse ediliyordu. Elbette başta genç nüfus ve az emekli mevcududunda sistem gayet güzel işliyordu. Fakat günümüzde bu dengenin tersine dönmesi modern devletlerin artık kaldıramayacağı, kaldırsa bile ileride nesillerin geçmişe dönük hesap soracakları bir hal aldı. İşte dünyada tümden sosyal güvenlik ve emeklilik hizmetlerinin reforme edilme çabalarının nedensel temeli bu.

Devamı…

Türbansal Polemiklerde Türbülansa Girenler

Bazı ‘özgürlükçü’ arkadaşlar son yaşanan türban polemiklerinde zihinlerinin bulanmasına engel olamamış ve kendi düşüncelerini oluşturan temelleri kaybetmişlerdir.

Demekki ‘türban sorunu’ kadar basit bir özgürlük meselesinde bile kafalar karışabiliyor.

Bu ‘Kafası Karışan Kesim’ ile ‘Kafa Karıştıran Kesim’, kabaca ve temelde ’devlet tarafsız olsun’ diye türbana karşılar.

Devletin tarafsızlığı gereği dini simgelerin (mesela türban, sih, takke…) kamuda yasak olmasını savunanlar diyorlar ki ; Bu simgeler kamusal alanda yasak olsunlar. Neden? Şimdi biri gelirmiş…eeee? Mesela bi türbanlı kadın…eeeee? Ona türbanlı memur torpil geçermiş..Nasıl yani? Yani mesela kaza yaparmışsın arabayla…Eeeee? Gelirmiş dinci bi polis….eeeee? Diyelim kazada türbanlı kadın suçlu ya….eeeee? Onu suçsuz gösterirmiş….Yaaaa? Oyüzden devlet ile din işleri ‘kökten’ ayrılsın diyorlar.

Öncelikle ortada bir ayrımcılık varsa bu artık adli bir suçtur ve o kazada kendini mağdur hisseden kişi karşı dava açmalıdır. Mahkeme olayı inceler ve polisin bir ayrımcılık falan yaptığına kanaat getirirse çok ciddi yaptırım uygular. Mesela o polisi hem görevden men edeceksin, hemde hapse falan atacaksın, bak bakalım bir daha kimse ayrımcılık yapıyor mu?

İkincisi, sözkonusu ‘ayrımcılık’ ise, insanlar sadece dini motivasyonlarla ayrımcılık yapmazlar. Mesela bizim memleketimizde insanlara dinlerinden önce memleketi veya hangi takımlı olduğu falan sorulur. Buna göre arkadaşlarını, dostlarını seçen milyonlar var. Hatta benim pekçok feminist arkadaşım var, ben hariç tüm erkeklere kötü davranıyorlar :) Düşünsenize onlardan birinin kamuda işe girdiğini? Ne yapacaklar? Cinsel ayrımcılık.

Demek istediğim ayrımcılıkların sonunun olmadığı. Bunun önüne bu tür yaptırımlarla geçemezsiniz. Etkin bir ceza ve denetleme sisteminiz olacak. Ayrımcılık varsa şikayetleri ciddiye alacak, soruşturacak ve karar alacak.

Aksi halde kamusal alanda, sadece türban gibi dini simgelerin değil, sportif simgelerinde (mesela fenerbahçe amblemli bir bardakla çay içmek) yahut memleketsel simgelerinde (mesela malatya kayısısı falan yemek) yasak olması gerekir.

Bende devletin tarafsızlığını savunanlardanım. Ama benim savunduğum laiklik anlayışı ’devleti dinden korumak’ üzerine değil ‘dini devletten korumak’ üzerine kuruludur. Buna ‘Anglo-Sakson tipi laiklik’ deniyor. Mesela Birleşik Devletler’de, İngiltere’de bu uygulanıyor. Yani kişi, dini simgesi gereği birşeyler kullanmak istiyorsa, bu başkasına zarar vermiyorsa ve kamuda çalışanlar için yaptıkları işe engel değilse serbest olmalıdır. Açıktır ki, türbanda böyle bir sorun yoktur. Yani serbest olmalıdır.

Anayasası Olmayan Ülke Hangisi?

Soru : Aşağıdaki ülkelerin hangisinin yazılı bir anayasası yoktur?

a) UGANDA

b) MOZAMBİK

c) İNGİLTERE

d) SOMALİ

Düşünün…Öyle geri bir ülke ki anayasa yok daha! Adamlar yazamamış!…

Düşünün…düşünün…düşünün…Cevap?

Efendim doğru cevabımız İngiltere. Peki neden Birleşik Krallık yüzyıllardır bir anayasaya sahip olmamış? Peki insanlar haklarını nasıl savunmuşlar? O halde İngiltere’de hukuk nasıl işliyor? Yani anayasa aslında okadar da gerekli birşey değil mi?

The Independent gazetesi bu türden soruları cevaplamak için ” The Big Question: Why doesn’t the UK have a written constitution, and does it matter? ” şeklinde bir başlıkla konuyu ele almış. Buyrun türkçe çevirisi de burada. Benim hiç Soner Hocam olmadı be..

Taksici, Hapşuruk ve Stres

Not: Bu yazıyı yazınca, bazı değerli okurlardan “Soner Hocam mizahi uslubun tamam ama bukadar da mizah olmaz, özüne dön! Sen bir siyasi sitesin” türünden tepkiler geldi. Biliniz ki, Soner Hoca siyaset dışı, abuk-subuk bir yazı yazdıysa muhtemelen memleket meselelerinde canını ‘çok’ sıkan bir durum olmuştur. O da şahsi protesto hakkını kullanmıştır. Bundan sonra da böyle olacaktır. 

Bugün Taksi’ye bindim ve arkada oturmaktan hoşlanmadığım için öne oturdum. Bu şekilde taksiciyle memleketi kurtarmam daha kolay oluyor.

Henüz başlangıç cümlemi hazırlıyordum ki, hapşurdum…

Ama taksici “Çok Yaşa” demedi…Acaba ben hapşurmanın şiddetiyle duymamış olabilir miyim şeklinde bir strese girdim.  Çünkü eğer “Çok Yaşa” demişse, benimde “Sende Gör” veya “Hep Beraber” gibi birşeyler zırvalamam lazım. Öbür türlü çok ayıp olacak. Ama eğer taksici böyle bir nezakette bulunmamışsa benimde durduk yerde “Sağol, Sende Gör” demem biraz saçma olacak, küfür gibi.

Tam ben bunları düşünürken ve içinde bulunduğum bu müthiş derecede gereksiz durumdan kurtulmaya çalışırken, taksici hapşurdu!..

-Çok Yaşa! dedim büyük bir keyifle…

-Sağol… dedi.

Aradan 1-2 saniye geçtikten sonra ise cümlesini devam ettirdi ;

- …Sende çok yaşa.

- Sağol :)

Halkın Yarısını Sınırdışı Edelim mi?

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya AKP’ye kapatma davası açtı. Şimdi Anayasa Mahkemesi bir karar verecek. 11 kişiden 7’si “kapansın” derse AKP şaka maka kapanacak. Bence kapanır. Çünkü bildiğime göre 11 üyenin en az 8′ini Sezer giderayak doğrudan atamıştı.

Başsavcı Yalçınkaya’nın iddianamesindeki gerekçeler ilgimi çekti ; 3 çocuk önerisi , Cuma Namazı, Helal Gıda Standardı, Türban Defileleri, Erdoğan’ın “Affetme hakkı maktulün ailesine aittir ” sözleri vs…AKP’nin kapatılmasını gerektiyormuş..

Başsavcı uyanık ama benim kadar değil. Biraz dikkat etse, daha önemli ‘parti kapatma’ gerekçeleri var. Mesela genelde AKP’liler ilk adımlarını sağ ayakla atıyorlar, su içerken ‘bismillah’ çekiyorlar, sinirlenince ‘ya sabır’ diyorlar, ileride hacca falan gitmeyi düşünüyorlarmış…Başsavcı’dan daha uyanık olmasını beklerdim, bunları gözünden kaçırmış.

Şaka bir yana Mümtaz Soysal’ın dediği gibi günümüz Türkiye’sinde artık darbelerin yerini ‘parti kapatma’lar aldı. Aslında çok daha kökten bir çözüm var.

Şimdi bu halk bunu hep yapıyor. Demokrat Parti’ye oy vermedi mi bu halk? (%57,5) . Sonra DP askeri müdahaleyle iktidardan indirildi. Aynı halk gitti bu sefer Adalet Partisi’ne oy verdi (%53) , Allah’tan yine darbe oldu da Demirel iktidardan indirildi. Gene uslanmayan bu halk bu sefer Refah Partisi’ne oy verdi, onu da kapattık. Fazilet Partisi’ne oy verdi, onu da kapattık. Gitti şimdi Ak Parti’ye oy verdi, onu da kapatacağız. Neden böyle uğraşıyoruz ki? Tümden halkın yarısını sınırdışı edelim. ‘Gereksiz’ diğer partileri de kapatalım. 1 adet ‘Resmi İktidar Partisi (RİP)’miz, 1 adet de ‘Resmi Muhalefet Partisi (RMP)’ olsun. Seçime sadece biri girsin. Ama halk genede oy versin. Parti programını da Yargıtay üyeleri ile TSK belirlesin.

Sosyal Güvenlik Reformu ve Direniş

Hükümet, Sosyal Güvenlik açıklarına, ‘oy kaybı’ tehlikesine rağmen “dur” dedi ve reform yapma kararı aldı. Aslında başka seçeneği de yoktu zira para yok. Yani solcular merak etmesin, hiçbir zaman ‘devlet’ olarak adlandırdığımız aygıt, cebinde para varken ‘popülizm’ yapmaktan vazgeçmez. Eğer vazgeçiyorsa bilin ki para kalmadı.

Arkadaş durum kısaca şöyle ; bi şu anda çalışanlar var birde emekliler. 5 çalışan var, 10 tane de emekli var. Yani çalışanlar emeklileri karşılamıyor. Yani çalışanlardan kestiğin primlerle emeklileri doyuramıyorsun. E devlet ne yapıyor? Bu aradaki farkı borçlanarak karşılamaya çalışıyor. Açık böyle böyle büyüyor.

Sendikalar da reforma karşı, eylem yapıyorlar. Bir kere emekçileri düşünüyorsanız, “devlet bir şekilde para bulsun, sistem (açık) aynen devam etsin..” diyorsanız yine çelişkidesiniz. Zira açık bu şekilde devam ettiği sürece, açığı karşılamak için devlet ya borçlanacak, ya para basacak ya da vergileri arttıracak. Şimdi söyleyin bakalım bana, bu üç yol peşinden ne getirir? Enflasyon ve yüksek faiz. Sanırım sendikalar ve eylem yapan emekçiler enflasyonist finansal baskılardan uzak-korunaklı-ütopik diyarlarda yaşıyorlar. Çünkü bunun daha rasyonel bir açıklaması yok.

Eylem mi yapıyorsunuz? Kime yapacaksınız biliyor musunuz? Süleyman Demirel’e. Çünkü sistemi krize sokan ilk adım 1991 yılında, onun zamanında atıldı. 50-55 olan emeklilik yaşı parametresini, ‘oy uğruna’, kadınlarda 38 ve erkeklerde 43′e çekerek aktüeryal dengeyi mahvetti. Kendisi şu anda neler hissediyor merak ediyorum, çünkü nesillere müthiş bir miras bıraktı. Türkiye o günden beri Sosyal Güvenlik konusunda belini doğrultamadı. Bugün milli gelirin %5′i kadar açık veriyoruz. Dikkat edin bütçenin değil, milli gelirin!

Bismarck’la ilk kez ortaya atılan, İkinci Dünya Savaşı sonrası şekil değiştiren Sosyal Güvenlik Sistemi günümüz dünyasında yeniden şekilleniyor. Ve insanlar değişime direniyor, sadece bizde değil, Almanya’da, Fransa’da ve pekçok ülkede…

Devletler ve Rekorları

Biliyorsunuz bizim devletimizin ( aslında tüm devletlerin ) ilginç rekorları vardır. ‘Kar amacı gütme’nin ayıplandığı toplumlarda -ki çoğu toplumda para kazanmak ayıptır- böyle ilginç rekorlara rastlanır. Havaalanını dağ eteğine yapma, susuz köye hamam yapma, 60 trilyon harcanan bir ilkokulun halen bitirilememesi, bir tv kurumu olan TRT’de 15.000 kişinin çalışması ( Show Tv’de bu rakam 500 civarıdır ) vs…bunlardan anlık aklıma gelenleridir. Muhakkak daha büyük rekorları vardır.

Mesela devlet bir hastane yapacak değil mi? Onu en gereksiz yere, en rantabl olmayan yere yapar. ‘Fırsat Maliyeti’ diye bir kavramdan haberi yoktur onun. Onun para kazanmak gibi bir derdi de yoktur. Peki ‘kar amacı gütmeyen’ bir kurum müşterilerini memnun etmeye çalışır mı? Kurum zarar ettiğinde, başında bulunan(lar) ellerini ceplerine atmayacaksa yani maddi zararlar mükelleflerin ödediği vergilerle karşılanacaksa, o kurumdan hayır gelir mi?

Alın size yeni ve canlı bir örnek ; Olimpiyat Stadı rekor kırmış. Ne rekoru? Dünyanın en az seyirci çeken stadı rekoru!

Sağlıkta Komünist Dönem ve Bürokrasi

Gülay Göktürk’ün 5 Mart tarihinde yayınladığı yazısı gözümden kaçmış. Öyle de hayati bir konu ki, şu an Türkiye’de bunun zerre kadar tartışılmaması epey vahim bir durum.

Efendim durumu kısaca özetlersek : 15 Şubat’ta Sağlık Bakanlığı’nın çıkardığı yeni yönetmelik tam bir skandal. Sağlıkta komünist/merkezi planlamaya dayalı bir sisteme geçmiş bulunuyoruz.

Bakın yeni Sağlık Sistemi neler getiriyor : ” Bu yönetmeliğe göre, bundan böyle herhangi bir kişi ya da kurum, kendi pazar araştırmasını yapıp, işler mi-işlemez mi, karlı mıdırdeğil midir kararını verip, kendi seçtiği yerde özel hastane ya da tıp merkezi açamayacak. Bunun yerine, her yılın ekim ayında Sağlık Bakanlığı nerede ve kaç tane özel hastane ya da tıp merkezine ihtiyaç olduğunu belirleyecek ; internet sitesinde yayınlayacak; kurmak isteyenler de Bakanlık’a başvuracak!

Yani öyle kafasına göre herkesin hastane açma hakkı falan yooook! Nerde böyle rahatlık kardeşim? Geleceksin önce bi bakanlığa başvuracaksın, orada biraz bürokrat azarı yiyeceksin, evraklarını hazırlayacaksın ( ki muhtemelen hazırladığın evraklar içerisinde sen bir eksik yapmışsındır! ) , el pençe divan ;

- efendim ben baktım da falanca yerde hastaneye gerek olduğunu farkettim, e param da var, kurayım ben..

dediğinizde,

- HELE ÖNCE Bİ BAKALIM, Bİ ARAŞTIRALIM BAKALIM O DEDİĞİN YERDE BÖYLE BİRŞEYE İHTİYAÇ VAR MI? BELKİ YALAN SÖYLÜYON LAN? HER KAFASINA ESEN HASTANE AÇARSA NE OLUR BU MEMLEKETİN HALİ?

şeklinde bir cevapla karşılaşabilirsiniz.

Bitmedi…

Diyelim ki bir özel hastaneniz var ve ilave doktor almak istiyorsunuz; alamazsınız. Bunun için Bakanlık’tan izin istemeniz lazım. Bakanlık ilave doktora ihtiyacınız olmadığına hükmederse alamayacaksınız!

Bakın bu iş şakaya gelmez işte..bu hayati bir konu…kötü doktorun yerine yenisini ikame etmenin önüne böyle abuk subuk bürokratik engeller koyarsanız olmaz. Hastane sahibi kötü cerrahı kovup yerine iyisini alabilir. Bunu bakanlık iznine bağladınız mı olmaz! Hayati derecede yanlış bir uygulama. Derhal kaldırılması lazım.

Peki neden durduk yerde Sağlık Bakanlığı böyle bir uygulamaya gidiyor? Nedeni basit…Tam Gün Yasası. Nedir Tam Gün Yasası? Hani hepimizin bildiği doktorlar vardır, yarım gün kamu hastanesinde, yarım gün de özel muayyehanesinde çalışır. Hatta kamudaki doktorların birçoğu bunu yapar. Artık böyle birşey olmayacak. Devlet diyecek ki ” ya kamu ya özel, seç! ” . E genelde doktorların çoğu özel muayyehanelerinden vazgeçmeyecek. Ve kamuda doktor sıkıntısı olacak. İşte bu türden kaymaların yaşanmaması için bakanlık baştan işi ‘ bakanlık izni ‘ ve ‘ bürokrasi’ ye bağlıyor ki öyle kamuda doktor açığı ortaya çıkmasın.

Son söz : Kamu Hastaneleri derhal özelleştirilmelidir. Serbest piyasa ve rekabetin önü açılmalı, halkımızın sağlığı için devlet sağlıktan elini çekmelidir. Özel Sigorta Şirketleri ile masaya oturulup, toplu pazarlıklara başlanmalı…neredeyse şu andaki primlere yakın fiyatlarla ( belki çok daha düşük fiyatlara ) halk aynı hizmeti özel hastanelerden de alabilir. Böylece ne prim ödediğimiz kurumlar devlet kurumu olur, ne de hizmet aldıklarımız..Evet, hemen şimdi!

Bu Şekilde mi “Eylem”iyorsunuz?

KESK’e bağlı Yapı-Yol Sen üyeleri, yarın ”iş bırakacak”mış.

Sendika üyeleri, İstanbul’da Kurtköy ve Mahmutbey gişeleri ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde ikişer saatlik ‘iş yavaşlatma’ eylemi yapacakmış.

Bende bu olayı anlamam. İnsanlar birşeylerden memnun değilse o ‘şey’i devam ettirmezler. Örneğin kız arkadaşınızdan memnun değilseniz onu bırakırsınız, ‘aşk yavaşlatma’, ‘az sevme’ gibi birşey yapmazsınız. Yahut gittiğiniz cafe’deki hizmeti beğenmezseniz birdaha gitmezsiniz, ‘hesabı geç ödeme’ gibi saçma sapan şeyler yapmazsınız. İşinizden memnun değilseniz, işinizi değiştireceksiniz..’iş yavaşlatma’ nedir?

Bir işçi ile işveren arasında anlaşma genelde şu şekildedir :

-Kardeşim sana ben bu parayı veriyorum kabul ediyor musun?
-Ediyorum/Etmiyorum.

Ederseniz çalışırsınız.Etmezseniz çalışmazsınız.

Ayrıca bu kamuda çalışanlara herzaman sinir olmuşumdur. Hem yüksek maaş alırlar, hem az çalışırlar, hem sigortaları tam yatar, ikramiyeleri gecikmez, hemde en yüksek zamları alırlar yinede memnun olmaz bunlar, hep söylenirler..Greve giderler, iş yavaşlatırlar vs..

“Çalışmayın arkadaşım, o sizin burun kıvırdığınız ‘kötü şartlar’da çalışacak, yani paraya sizden daha çok ihtiyacı olan milyonlar var sokakta. Çekilin!” dersiniz “Yok biz iş yavaşlatacaz” derler…

Hala mı Kürtçe Yasak?

Haber şaka değilse, kapatılan DEP’in eski milletvekili Mahmut Alınak, DTP Kars İl Başkanı iken parti binasına `8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun’ yazılı kürtçe afiş astığı gerekçesiyle 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Aynı kişi daha önce de, Tayyip Erdoğan’a kürtçe dilekçe yazdığı için gene 6 ay hapis cezası almış.

Bu ülkede hala birileri Türkçe dışındaki dillerde yazı yazdığı, konuştuğu için hapse atılabiliyorsa, önümüzde evrensel hak hukuk ve ilkelerden oluşan uzun bir yol var demektir.Ne olmuş biri Kürtçe afiş yazsa? Ne olabilir yani? Bundan daha masumane ne olabilir? Yada Kürtçe dilekçe gönderse? Ne olabilir? Gerçekten birileri bunları ‘hapis cezasına çarptırılabilecek büyük suçlar’ olarak tanımlıyor ve bu tanımlamaya inananlar, ‘adalet’ dağıtması için para ödediğimiz hakim ve savcılarımız.

ACF loading animated gif