Devlet ve Keyfiyet

İşte size, ‘Devlet’ adını verdiğimiz aygıtın ne kadar da ‘keyfi’ kararlar verdiğini gösteren güzel bir örnek.

Kısaca olay şu : AKP, Sosyal Güvenlik Reformu ile ilgili yeni bir önergeyi meclise sunuyor. Buna göre evli ve çocuklu SSK emeklileri daha fazla maaş alacak. AKP’nin bu önergesi oylamaya sunuluyor. CHP’de maaş artırımını savunduğundan önergeye destek veriyor. Asıl komedi bundan sonra başlıyor. Önergenin kimin tarafından hazırlandığını bilmeyen AKP’li vekiller, CHP’nin desteğini görünce önergeye red veriyor. Ve AKP’nin kendi önergesi, AKP’liler tarafından reddediliyor!

Yani mecliste demek şu tarz bir muhabbet oluyor :

AKP meclise önerge sunar…

1.AKP’li vekil : Şşş..olm ne önergesi bu?

2.AKP’li vekil : Ya işte ssk msk galiba…

Oylamaya geçilir…

1.AKP’li vekil : Napalım abi kabul mü edelim?

2.AKP’li vekil : Abi CHP napıyorsa tersini yap işte…

1.AKP’li : Ha tamam..RED RED!! HAYIR!!

Peki buradan nereye varıyoruz? ‘Devlet’ olarak tanımladığımız, meşru güç kullanımını bir hak olarak kendisine devrettiğimiz, vergi ödediğimiz, kutsal saydığımız, uğruna öldüğümüz yapı, aslında okadar da profesyonel işleyen, herşeyi bilen, ölçüp biçen, ona göre karar veren ve kendisine karşı beslediğimiz hassasiyetleri, aynı paralellikte bize besleyen bir mekanizma değilmiş.

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İttihatçı Zihniyet İktidar Mücadelesinde

Yargıtay Başsavcısı’nın 14 martta Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru Türkiye’yi sarstı.

Taraf, Ak Parti’yi kapatma girişimini yüksek yargı üzerinden yapılmış bir darbe denemesi sayıyor ve soruyor: Ak Parti’nin kapatılması kimin işine yarayacak ve neden?

Bu girişimin Türkiye’ye faturası ne olacak? Ekonomi nasıl etkilenecek? Avrupa Birliği süreci aksayacak mı?

Ak Parti ne yapmalı? Demokratlar ne yapmalı? Darbeyi durdurmak mümkün mü?

Seyfettin Gürsel (Bahçeşehir Üniversitesi, Referans gazetesi), Cengiz Çandar (Referans gazetesi) ve Eser Karakaş (Bahçeşehir Üniversitesi, Star gazetesi) bu soruları tartışırken “hukuki değil siyasi bir girişim” saydıkları kapatma davasına ve olası sonuçlarına geniş açıdan bakıyorlar.

Yasemin Çongar’ın hazırladığı bu haberi okumak için tıklayınız.

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İllegal Ekonomi Okadar da İllegal Olmayabilir

Modern ekonomilerde her malın bir fiyatı ve talebi vardır. Talebin şiddetine göre fiyatlar değişir. İnsanlar neyi daha fazla arzularlarsa o ‘şey’ o oranda değerlenir ve fiyatı artar. Bu dünyanın kanunudur. Hyundai’nin BMW’den daha ucuz olmasının sebebi üretim maliyetleri değil, insanların bir BMW’ye sahip olma arzularının daha baskın olmasındandır. Ama hiçbir Allah’ın kulu birgün ortaya çıkıpta “Kardeşim BMW’nin fiyatını devlet belirlesin, bu ne pahalılık!” dememiştir.

Ama hemen her sene en az 10 kere, bazı insanlar ortaya çıkıp “Fener maçının biletleri karaborsaya düşmüş! Karaborsacılar milleti kazıklıyor!!” şeklinde yaygara koparırlar

Evet, Fenerbahçe-Chelsea maçının biletleri hızla tükenmiştir ve bilet satıştayken çeşitli sebeplerden dolayı alma imkanı bulamayanlar için karaborsacılar bir umut olmuştur. Ama bizi bizden fazla düşünen medyamız karaborsacılara ‘kazıkçı’ muamelesi yapmaktadır. Halbuki ortada karaborsacıların kazığı falan yoktur. Olsa olsa, Fenerbahçe yönetimi, bilet fiyatlarını ‘yanlış’ belirlemiştir, yani istemeyerek ’damping’ yapmıştır ve talebi olan her mal gibi, onunda fiyatı düzeltilmektedir…

Ben ve benim gibi düşünen bazı arkadaşlar, karaborsacıların bu türden piyasa girip fiyatları yükseltmesine “Demekki o malın fiyatı o değilmiş ve karaborsacılar gerekli düzeltmeyi yapıyor” şeklinde bakarken, sol cenah ise aynı olaya “Hayır, kazıklıyorlar…kimin parası çok ise malı o alıyor, okadar parası olmayanlar ne yapacak?” şeklinde bakmaktadırlar.

Peki bu satıların yazarı neden bir karaborsasever? Çünkü inanılanın aksine, karaborsacılar çok önemli bir iş yapmaktadırlar. Zaman zaman, aynı spor müsabakalarında olduğu gibi ilaçlarda da karaborsa durumları olur. İşte asıl ozaman tüm anti-kapitalist’ler ‘leş kargaları’ edebiyatına başlar, karaborsacılara büyük kin duyar, devlete “ilaçta karaborsa yapan hainleri yakalayın!” çağrıları yaparlar..

Halbuki Karaborsacılar piyasaya çok ‘hayati’ bir sinyal göndermektedirler; Arz eksikliği. Yani piyasaya, talep edilen miktardan daha az malın üretildiğini sinyallerler. Karaborsacılar malın fiyatını ‘olması gereken’e çekince piyasa şunu farkeder: “Hmmm..Demekki biz bu ilaçtan az üretiyormuşuz, daha fazla üretmemiz lazım!”.

İşte bu ‘hayati’ sinyal; başta sermaye sahiplerine sektördeki karlılığı müjdeler. İlaç şirketleri, ilacın alternatiflerini arayan bilim adamları, vs..hepsi harekete geçer. Aski halde kös kös oturur bunlar.

Son olarak, karaborsaya ve oluşan ‘reel’ fiyatlara müdahale etmemeli, sabırla ekonominin daha sağlıklı bir yapıya kavuşmasını beklemeliyiz. Beklemeliyiz ki Keynes’e inat, uzun vadede hepimiz ölmeyelim, yaşayalım.

Politik kategorisine gönderildi | 1 yorum

Youtube ve Yasağın Arkasındaki Müthiş Mantıksızlık

Telekominikasyon kurumu başkanı demiş ki ; “Youtube, Türkiye’nin hassasiyetlerini anlamamakta ısrarlı”. Ondan kapalıymış Youtube. “Anlamıyorlar kardeşim anlamıyorlar!” diyor başkan.

Düşünün…Türkiye’nin bu ‘hassasiyetini’ bilen uyanık ve Türkiye’ye kıl, Yunanlı bir gençsiniz. Evinizdeki bilgisayardan pratik bir şekilde Atatürk’ü alaya alan bir video hazırlayıp siteye yüklüyorsunuz…sonra tüm Türk vatandaşlarının Youtube’a girişini engellediğiniz için kendinizle gurur duyup, orgazm sigaranızı yakıyorsunuz. İşte bukadar basit.

İfade özgürlüğünde ‘hakaret’ olamaz. Sadece Atatürk değil, herhangi normal bir vatandaşa da Youtube’u kullanarak hakaret edemezsiniz ancak burada yanlış olan; hakareti eden değil milyonlarca masumun cezalandırılması.

Bu şuna benziyor; Kadıköy’de serserinin teki birini bıçaklamış, sen tümden Kadıköy’e girişi yasaklıyorsun o semtte birdaha cinayet işlenmesin diye…Is it ok?

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Ortak Malların Kadim Trajedisi

İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden birisi mülkiyete olan tutkusudur. İnsan; parayı, mal ve mülkü seven bir varlıktır. İşte bu yüzden insanoğlu tarih boyunca kendine ait mallara iyi, kendine ait olmayan mallara ise ilgisiz/kayıtsız davranmıştır.

İnsan doğasındaki bu sarsılmaz özellik iktisat bilimine de sıçramış ve “ortak malların trajedisi” (the tragedy of commons) olarak adlandırılan teori ortaya çıkmıştır.

Sözkonusu teori, devlete ait olan kamusal malların acı kaderini anlatır. Örneğin Beyazıt Meydanı’nda bulunan, kamuya ait, insanların meydanda oturmaları için tasarlanan banklar vardır. Üzerine ismini yazmayan, aşkını kazımayan veya tahtasını kırmayan mı kalmıştır? Aynı Beyazıt Meydanı’nda Garanti Bankası’nın şubesi vardır. Şube içerisinde de insanların sıralarını beklerken oturmaları için banklar bulunur. Peki Beyazıt’ta yaşayan insanlar, iki farklı banka neden iki farklı ’muamele’ yapmaktadırlar? Çünkü birinci bankın belli bir sahibi yoktur; devletindir. İkinci bankın ise sahibi bellidir; Garanti Bankası.

Bakın yaklaşık 800 (yazıyla sekizyüz) sene önce yaşamış olan katolik papaz St. Thomas Aquinas zamanında bu konuyla ilgili neler demiş ;

Özel mülkiyet insan yaşamı için başlıca üç neden dolayısıyla gereklidir: ilk olarak, her birey bizzat sahip olduğu ve sorumluluğu altında bulunan şeyler için daha fazla çaba sarfeder. Kolektif mülkiyette ve sorumluluğun bir çok kimse arasında paylaştırıldığı durumlarda her birey daha az çalışır ve sorumluluğu başkasına yüklemeye çalışır. İkinci olarak, eğer her bireyin bir işte kendi sorumluluğu olursa, bu durumda işler daha iyi ve etkin bir şekilde yapılır. Üçüncü olarak, herkes kendi sahip olduğu şeylerle yetindiği (re sua contestus est) bir ortamda insanlar arasında barış daha iyi tesis edilebilir.

Peki ben neden bunları anlatıyorum bugün? Çünkü Muğla’daki bir ortak malın başına işte şöyle bir olay gelmiş.

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Yeniden Sosyal Güvenlik ve Garibanizmin Çekiciliği

Sevgili arkadaşım Halit, son yazısında, kendine göre yanlış bulduğu Sonerhoca’nın sosyal güvenlik sistemine yönelik görüşlerinden bahsetmiş. Genelde konuları çok uzatmayı sevmediğimden dar bir çerçeveyle görüşlerimi sınırlarım. Bu çoğu zaman karşı tarafta, ‘bazı konulara girmekten kaçınma’ gibi algılara yol açıyor. Bu yüzden sadece bir cevap yerine konuyu toparlayıcı, konu dışına fazla çıkmadan, ikinci bir yazı yazmayı daha uygun buldum.

İkinci dünya savaşından sonra Sovyetlerden etkilenen Avrupa ülkelerinde sosyal güvenlik ve emeklilik sistemleri birer popülizm ve geliri yeniden dağıtma aracı olarak görülmeye başlandı. Sistem artık çalışanların katkılarına göre değil, kamusal olarak finanse ediliyordu. Elbette başta genç nüfus ve az emekli mevcududunda sistem gayet güzel işliyordu. Fakat günümüzde bu dengenin tersine dönmesi modern devletlerin artık kaldıramayacağı, kaldırsa bile ileride nesillerin geçmişe dönük hesap soracakları bir hal aldı. İşte dünyada tümden sosyal güvenlik ve emeklilik hizmetlerinin reforme edilme çabalarının nedensel temeli bu.

Okumaya devam et

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Türbansal Polemiklerde Türbülansa Girenler

Bazı ‘özgürlükçü’ arkadaşlar son yaşanan türban polemiklerinde zihinlerinin bulanmasına engel olamamış ve kendi düşüncelerini oluşturan temelleri kaybetmişlerdir.

Demekki ‘türban sorunu’ kadar basit bir özgürlük meselesinde bile kafalar karışabiliyor.

Bu ‘Kafası Karışan Kesim’ ile ‘Kafa Karıştıran Kesim’, kabaca ve temelde ’devlet tarafsız olsun’ diye türbana karşılar.

Devletin tarafsızlığı gereği dini simgelerin (mesela türban, sih, takke…) kamuda yasak olmasını savunanlar diyorlar ki ; Bu simgeler kamusal alanda yasak olsunlar. Neden? Şimdi biri gelirmiş…eeee? Mesela bi türbanlı kadın…eeeee? Ona türbanlı memur torpil geçermiş..Nasıl yani? Yani mesela kaza yaparmışsın arabayla…Eeeee? Gelirmiş dinci bi polis….eeeee? Diyelim kazada türbanlı kadın suçlu ya….eeeee? Onu suçsuz gösterirmiş….Yaaaa? Oyüzden devlet ile din işleri ‘kökten’ ayrılsın diyorlar.

Öncelikle ortada bir ayrımcılık varsa bu artık adli bir suçtur ve o kazada kendini mağdur hisseden kişi karşı dava açmalıdır. Mahkeme olayı inceler ve polisin bir ayrımcılık falan yaptığına kanaat getirirse çok ciddi yaptırım uygular. Mesela o polisi hem görevden men edeceksin, hemde hapse falan atacaksın, bak bakalım bir daha kimse ayrımcılık yapıyor mu?

İkincisi, sözkonusu ‘ayrımcılık’ ise, insanlar sadece dini motivasyonlarla ayrımcılık yapmazlar. Mesela bizim memleketimizde insanlara dinlerinden önce memleketi veya hangi takımlı olduğu falan sorulur. Buna göre arkadaşlarını, dostlarını seçen milyonlar var. Hatta benim pekçok feminist arkadaşım var, ben hariç tüm erkeklere kötü davranıyorlar :) Düşünsenize onlardan birinin kamuda işe girdiğini? Ne yapacaklar? Cinsel ayrımcılık.

Demek istediğim ayrımcılıkların sonunun olmadığı. Bunun önüne bu tür yaptırımlarla geçemezsiniz. Etkin bir ceza ve denetleme sisteminiz olacak. Ayrımcılık varsa şikayetleri ciddiye alacak, soruşturacak ve karar alacak.

Aksi halde kamusal alanda, sadece türban gibi dini simgelerin değil, sportif simgelerinde (mesela fenerbahçe amblemli bir bardakla çay içmek) yahut memleketsel simgelerinde (mesela malatya kayısısı falan yemek) yasak olması gerekir.

Bende devletin tarafsızlığını savunanlardanım. Ama benim savunduğum laiklik anlayışı ’devleti dinden korumak’ üzerine değil ‘dini devletten korumak’ üzerine kuruludur. Buna ‘Anglo-Sakson tipi laiklik’ deniyor. Mesela Birleşik Devletler’de, İngiltere’de bu uygulanıyor. Yani kişi, dini simgesi gereği birşeyler kullanmak istiyorsa, bu başkasına zarar vermiyorsa ve kamuda çalışanlar için yaptıkları işe engel değilse serbest olmalıdır. Açıktır ki, türbanda böyle bir sorun yoktur. Yani serbest olmalıdır.

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Anayasası Olmayan Ülke Hangisi?

Soru : Aşağıdaki ülkelerin hangisinin yazılı bir anayasası yoktur?

a) UGANDA

b) MOZAMBİK

c) İNGİLTERE

d) SOMALİ

Düşünün…Öyle geri bir ülke ki anayasa yok daha! Adamlar yazamamış!…

Düşünün…düşünün…düşünün…Cevap?

Efendim doğru cevabımız İngiltere. Peki neden Birleşik Krallık yüzyıllardır bir anayasaya sahip olmamış? Peki insanlar haklarını nasıl savunmuşlar? O halde İngiltere’de hukuk nasıl işliyor? Yani anayasa aslında okadar da gerekli birşey değil mi?

The Independent gazetesi bu türden soruları cevaplamak için ” The Big Question: Why doesn’t the UK have a written constitution, and does it matter? ” şeklinde bir başlıkla konuyu ele almış. Buyrun türkçe çevirisi de burada. Benim hiç Soner Hocam olmadı be..

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Taksici, Hapşuruk ve Stres

Not: Bu yazıyı yazınca, bazı değerli okurlardan “Soner Hocam mizahi uslubun tamam ama bukadar da mizah olmaz, özüne dön! Sen bir siyasi sitesin” türünden tepkiler geldi. Biliniz ki, Soner Hoca siyaset dışı, abuk-subuk bir yazı yazdıysa muhtemelen memleket meselelerinde canını ‘çok’ sıkan bir durum olmuştur. O da şahsi protesto hakkını kullanmıştır. Bundan sonra da böyle olacaktır. 

Bugün Taksi’ye bindim ve arkada oturmaktan hoşlanmadığım için öne oturdum. Bu şekilde taksiciyle memleketi kurtarmam daha kolay oluyor.

Henüz başlangıç cümlemi hazırlıyordum ki, hapşurdum…

Ama taksici “Çok Yaşa” demedi…Acaba ben hapşurmanın şiddetiyle duymamış olabilir miyim şeklinde bir strese girdim.  Çünkü eğer “Çok Yaşa” demişse, benimde “Sende Gör” veya “Hep Beraber” gibi birşeyler zırvalamam lazım. Öbür türlü çok ayıp olacak. Ama eğer taksici böyle bir nezakette bulunmamışsa benimde durduk yerde “Sağol, Sende Gör” demem biraz saçma olacak, küfür gibi.

Tam ben bunları düşünürken ve içinde bulunduğum bu müthiş derecede gereksiz durumdan kurtulmaya çalışırken, taksici hapşurdu!..

-Çok Yaşa! dedim büyük bir keyifle…

-Sağol… dedi.

Aradan 1-2 saniye geçtikten sonra ise cümlesini devam ettirdi ;

- …Sende çok yaşa.

- Sağol :)

Ve diğerleri... kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Halkın Yarısını Sınırdışı Edelim mi?

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya AKP’ye kapatma davası açtı. Şimdi Anayasa Mahkemesi bir karar verecek. 11 kişiden 7′si “kapansın” derse AKP şaka maka kapanacak. Bence kapanır. Çünkü bildiğime göre 11 üyenin en az 8′ini Sezer giderayak doğrudan atamıştı.

Başsavcı Yalçınkaya’nın iddianamesindeki gerekçeler ilgimi çekti ; 3 çocuk önerisi , Cuma Namazı, Helal Gıda Standardı, Türban Defileleri, Erdoğan’ın “Affetme hakkı maktulün ailesine aittir ” sözleri vs…AKP’nin kapatılmasını gerektiyormuş..

Başsavcı uyanık ama benim kadar değil. Biraz dikkat etse, daha önemli ‘parti kapatma’ gerekçeleri var. Mesela genelde AKP’liler ilk adımlarını sağ ayakla atıyorlar, su içerken ‘bismillah’ çekiyorlar, sinirlenince ‘ya sabır’ diyorlar, ileride hacca falan gitmeyi düşünüyorlarmış…Başsavcı’dan daha uyanık olmasını beklerdim, bunları gözünden kaçırmış.

Şaka bir yana Mümtaz Soysal’ın dediği gibi günümüz Türkiye’sinde artık darbelerin yerini ‘parti kapatma’lar aldı. Aslında çok daha kökten bir çözüm var.

Şimdi bu halk bunu hep yapıyor. Demokrat Parti’ye oy vermedi mi bu halk? (%57,5) . Sonra DP askeri müdahaleyle iktidardan indirildi. Aynı halk gitti bu sefer Adalet Partisi’ne oy verdi (%53) , Allah’tan yine darbe oldu da Demirel iktidardan indirildi. Gene uslanmayan bu halk bu sefer Refah Partisi’ne oy verdi, onu da kapattık. Fazilet Partisi’ne oy verdi, onu da kapattık. Gitti şimdi Ak Parti’ye oy verdi, onu da kapatacağız. Neden böyle uğraşıyoruz ki? Tümden halkın yarısını sınırdışı edelim. ‘Gereksiz’ diğer partileri de kapatalım. 1 adet ‘Resmi İktidar Partisi (RİP)’miz, 1 adet de ‘Resmi Muhalefet Partisi (RMP)’ olsun. Seçime sadece biri girsin. Ama halk genede oy versin. Parti programını da Yargıtay üyeleri ile TSK belirlesin.

Politik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın