Yepyeni

Hızlı Bir Ekonomik Kalkınma İçin İki Basit Reçete

Bütçesinin %30-40′ını faize ve sosyal güvenlik açıklarına ödeyen bir ülke KAL-KI-NA-MAZ!  

Anayasa’ya ille de “değiştirilemez maddeler” mi koymak istiyorsunuz?

Alın bunları koyun ;

1- Türkiye Cumhuriyeti, bütçesi denk bir hukuk devletidir.

2- Türkiye Cumhuriyeti, bütçesinin %5′inden fazlasını faize ödeyemez.

3- İlk iki madde değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez!

Aslında Amerika veya Avrupa bizden daha az devletçi oldukları için oralarda değiller. Onlarda devletçi…tıpkı bizim gibi.

Ama arada iki büyük fark var.

a) Büyük iktisatçı Hernando De Soto’nun “Sermayenin Sırrı” isimli dünya çapında yankı uyandıran araştırmasında, isabetle belirttiği gibi gelişmiş ülkelerde, fakir ülkelere oranla ’özel’ araziler ‘kamu’ arazilerine oranla kat be kat daha fazla ve kayıt altındalar. Böyle olunca ne oluyor? Mülkiyet hakları tanınıyor, adam oturduğu evini ipotek gösterip kredi alabiliyor, ticarete hızla dahil olabiliyor.

Bizde ise kamu arazilerine yapılmış kayıtsız, tapusuz evlerde yaşıyor insanlar…Çoğu gecekondu…Hal böyleyken adam yıllarca oturduğu evi bankaya ipotek falan gösteremiyor, dolayısıyla bir sermayeye sahip olamıyor. Varlık içinde zorla yoksulluğa mahkum ediyoruz insanları. Yoksa fakir ülkelerdeki insanlar doğuştan aptal falan doğmuyorlar ki! İnsanlar her yerde aynı..uygulanan sistemler farklı.

Başka bir yazımda bu konuya değişmiştim (Bkz. Afrika Neden Fakir? ). Daha detaylı bilgi için lütfen en yakın kitapçıdan “Sermayenin Sırrı”nı edininiz.

b) Türkiye yıllarca bütçesinin yarısını faize ödedi. Yıllarca %50 gibi payı biz sadece faize verdik. Devlet geriye kalan %50 ile halkın sağlık, eğitim, adalet, ulaşım vs…gibi muazzam para gerektiren ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştı. Peki gelişmiş ülkelerde bütçenin yüzde kaçı faize gidiyor biliyor musunuz? Yaklaşık %5-10 arası…

Adamlar bizim aksimize paralarını faize değil içeride ürettikleri hizmetlere (sağlık, eğitim, adalet, ulaşım vs..) aktarınca istedikleri kadar devletçi olsunlar çok da etkilenmiyor. Zira “çarpan etkisi” diye bir şey var. Bir harcama, diğerini tetikliyor..Tamam, bu hizmetler özel sektör tarafından karşılansa, rekabet gelse, devleti tamamiyle bu işlerden çekebilsek belki bu hizmetler şimdi olduğundan daha ucuza ve daha kaliteli bir şekilde karşılanacak ama gerçek şu ki, bütçenin çoğunu faize değil, bu hizmetlere harcarsan, ne kadar devletçi olursan ol gelişiyorsun. Önemli olan o bütçedeki o faiz payını mümkün olduğunca müreffeh ülkeler seviyesine çekebilmek.

Ne Yapılmalı? 

Ve Türk ekonomisinin hızla gelişebilmesi için bu iki sorunu acilen çözüme kavuşturması gerekiyor. Bu ise çok zor değil, hatta hiç.

1- Hükümet acil bir yasayla atıl durumdaki tüm kamu arazilerini satışa sunup, kamusal sahiplikten çıkartmalıdır.

Buna ek olarak yapacağı büyük özelleştirmeler ile iç borcu (para kalırsa dış borcu da) sıfırlayarak bu faiz oranını minimum seviyelere indirmelidir.

2- Tüm kayıtsız taşınmazlar (arsa ve evler) kayıt altına alınmalı, tapusuz arazi-ev kalmamalı ve bunlar bu sayede ekonomik aktiviteye dahil edilmelidir.

Türkiye’de tapusuz evlerde yaşayan insanların oranı (gecekondulaşma) oldukça yüksek bir orandadır. Türkiye bu tapu reformunu hayata geçirmeden kalkınamaz.

Dünyanın en ileri ülkeleri geçmişte bu tapusal reformları uyguladılar, zaten o yüzden dünyanın en ileri ülkeleri oldular. “Sermayenin Sırrı” adlı kitapta bu tarihsel tecrübelerin hepsi var. Yani, bu satırların yazarı yeni bir şey önermiyor!

Hiç bir gelişmiş ülkede, toplam toprak bütünlüğünün büyük kısmı ’kamu’ sahipliğinde değil, ‘özel’ ellerdedir. Bizde ise tam tersi.

Bu taşınmazlar ne yapılıp edilip, ekonomik aktiviteye dahil edilmelidir. Böylece şu an yoksul dediğimiz insanların bir sermayesi olacak ve onlar bu sermayeyi teminat göstererek çeşitli pek çok iş dalı yaratabilecek, gayriresmi yaşamlarına son vereceklerdir.

Bu iki büyük reform gerçekleşebilirse Türkiye gerçek bir ’süper güç’ olur. Mevcut durum devam ederse işte böyle eder, gelişmeyi Tanrı’dan bekleriz. Aslında bu reçete sadece Türkiye için değil, gelişmekte olan tüm ülkeler için geçerlidir. Yeter ki bunları uygulayabilecek, algılayabilecek siyasi irade mevcut olsun.

Hakkında

Soner politik konularda liberal, belirli gunler sosyalist, evsiz gordugunde acilen komunist, Cuma'lari muhafazakar, hatta Carsamba'sina yobaz, kamusal alanda anarsist, iyi bir cevreci, istikrarli bir hayvansever, bu yuzden kullanmadi hic sineksavar...

Diğer yazılar

“Kamusal Gasp”ın Somut Hali Vergiler Üzerine Kısa Bir Açıklama

Son yazımda finansal piyasalara müdahale eden kamu otoritelerini sorgulamış ve satır arasında “Devlet müdahalesi iyi birşey ise neden müdahale oranını arttırdığımız ülkeler, müdahale oranı düşük ülkelere göre daha düşük hayat standartlarına sahip?” sorusunu sormuştum.

SiyasetKahvesi.com‘dan Ceyhun bey ise bana hitaben yazdığı yazısında, ‘egemen-liberal görüş’ olarak nitelendirdiği ve “Vergi oranı arttıkça büyüme kötü yönde etkilenir, vergi oranı azaldıkça ise büyüme artar” söylemine çeşitli grafikler ve argümanlarla karşılık vermiş. İsveç’in yüksek vergili fakat refah seviyesi yüksek modelini de örnek göstermiş. Çok kısa bir açıklama yazısı ile sözkonusu karşı-argümanları ve düşünceyi irdelemek istiyorum zira ‘vergilerin az olması gerektiği’ne dair uzun bir ikna makalesine girişmeyi anlamlı bulmuyorum. Bunun için bulunduğunuz çevreyi, esnafın, sanayicinin nasıl ekonomik davranışlar sergilediğini objektif bir gözle incelemek yeterli olacaktır.

Baştan belirtmeliyim ki, kamu otoritesinin müdahale alanı sadece vergilerle sınırlı değildir. Fakat elbette vergi oranıyla oynayarak ekonomik canlılığa yol da verebilirsiniz, onu tamamen yok da edebilirsiniz. Örneğin vergi oranını %100 yaptığımız zaman hiçbir ekonomik kıpırtı olmaz.

Ancak ‘kamu otoritesinin müdahale alanı’ dediğimiz zaman bunun içine mülkiyet haklarından, iş kurma hürriyetinin önündeki engellere, bürokrasiye, emek maliyetlerine, finansal özgürlüklere, gümrük kota ve tarifelerine vs…kadar geniş bir yelpazeye sesleniyoruz. Vergi ise bu geniş yelpaze içerisindeki ayaklardan sadece biridir.

Ekonomi çok değişkenli-kompleks bir yapıdır. Tek bir değişkeni alıp matematiksel hesaplara girerek birçok şeyi ispat da edebilirsiniz, inkar da…Ceyhun bey’in kendi özel olarak seçtiği ülke ve yıllara karşılık bende ülkeler ve yıl dilimleri seçerek (örn. 80′lerin İran, Fas, Zambia, Tanzanya, Gana, vs..gibi ülkelerin vergi ve büyüme oranlarıyla aynı dönemdeki Hong-Kong, Singapur, Malezya, vs..gibi Asya-Pasifik’te yer alan vergi oranı düşük ülkeleri karşılaştırarak) ezber bozucu rakamlar verebilirim.

‘Egemen-Liberal Görüş’ olarak nitelendirdikleri fikirlere karşı çıkmak adına devletin ekonomideki ağırlığından memnun olan benzer zihniyetler hemen her tartışmada sıkça İsveç’in yüksek vergili refah ekonomisini de örnek gösterirler. Ceyhun bey de beni şaşırtmadı. Fakat ben onun aksine İsveç’in yüksek vergiler dolayısıyla refah seviyesini yükselttiğine değil (zaten mantığa aykırı bir durum), sözkonusu yüksek vergilendirmeye ‘rağmen’ geliştiğine inananlardanım. Tabii bunun için ciddi bir rapor olan Ekonomik Özgürlük Endeksi’ni(vergi dışındaki etkenler) gereksiz derecede alaya alarak ‘bakmak’ yerine samimi ve detaylı bir şekilde incelemek gerekiyor.

Son olarak, vergi oranı arttıkça, kazancınızdan devlete giden pay artar, size kalan pay azalır. Yüksek vergilendirmeler bireylerin çalışma heveslerini azaltır. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Zaten aksi olsaydı emin olun bütün devletler vergi oranlarını %100′e yaklaştırmak için ellerinden geleni yaparlardı. Şükürler olsun ki doğa buna izin vermiyor ve daha büyük ‘yasal gasp’larla karşılaşmıyoruz. Vergi oranlarının 0′a yakın olduğu, ürettiğimizin çoğunluğunun bize kaldığı, yaratanlardan tembel ve asalaklara haksız servet transferlerinin yapılmadığı bir dünyayı birgün görmek umuduyla…

Siyaset Meydanı : Söz Alabilseydim Neler Söyleyecektim?

[Farklı bir başlık ile LİBERALEM dergisinde yayınlandı] 

Dün Siyaset Meydanı’nda konu “Kapitalizm”‘di. Konuklar ; Sosyalist Mustafa Sönmez, Sosyal Demokrat Hurşit Güneş, Müdahaleci Liberal Besim Tibuk ve tam olarak neyi savunduğunu program süresince anlayamadığım Mehmet Altan’dı.

Soner Hoca olarak bu programı canlı canlı, yerinden izlemek için stüdyoya gittim. Herkes arka sıralara doğru tıklım tıkış doluşmuşken en ön sıradaki(protokol) koltukların bomboş olduğunu, benim için özel olarak ayrıldığını farketmem uzun sürmedi ve hemen yerimi aldım.

Program, misyon itibariyle karşıt görüşleri biraraya getirmek üzere kurgulanmıştı fakat konuklar ’serbest piyasaların başıboş bırakıldığında nasılda zıvanadan çıktığını, buna elbette devletin müdahale etmesi gerektiği’ söylemi üzerinde fikir birliğine çabuk varınca program bir anda Uzlaşma Meydanı’na döndü. Ben ve birkaç arkadaşım itiraz için ellerimizi havaya kaldırdık ancak reklam arasında ben tuvalete, benimle benzer fikirlere sahip arkadaşım Alper de Ali Kırca ile kulis yapmaya gidince Ali bey reklamlardan sonra direkt Alper’e söz verdi. Allah razı olsun Alper de güzel konuştu. Ben bir ara Alper’i köpek kovalıyor zannettim fakat meğerse Alper hep böyle hızlı konuşurmuş. Benim elim ise programın sonuna kadar havada kaldı maalesef.

Söz alabilseydim, sosyal demokrasi’nin, sosyal adaletin, devlet müdahaleciliğinin yüceltildiği programda ben konuklara ilk olarak “Devlet müdahalesi iyi bir şey ise neden müdahale oranını arttırdığımız ülkeler, müdahale oranı düşük ülkelere göre daha düşük hayat standartlarına sahip?” sorusunu soracaktım. Şükürler olsun ki, tarihi tecrübeler bize devlet müdahaleciliğinin sonuçlarını hem geçmişte hemde günümüzde göstermiştir ve göstermeye devam etmektedir. Bkz. : Sovyetler Birliği, Kuzey Kore, Küba ve Ekonomik Özgürlükler Endeksi.

‘Sosyal Adalet’ serabı peşinde koşanların anlayamadıkları birşey var : Devlet, sosyal adaleti birşeyler yaparak, kanunlar çıkararak sağlayamaz. ‘Sosyal Adalet’ dediğiniz şey herşeyden önce zenginlikle alakalıdır. Zira ancak, ortada bir zenginlik varsa paylaşılabilir. Atilla Yayla’nın söylediği gibi Somali anayasasına bir milyon kere “Somali bir sosyal devlettir” yazsak Somali bir sosyal devlet olabilir mi? Tüm vatandaşlarının eğitim, sağlık vs.. giderlerini karşılayabilir mi? Önemli olan önce zenginlik yaratmaktır ve açıktır ki devlet müdahaleciliğinden uzak piyasalar bu zenginliği yaratmakta oldukça başarılıdır. Anlayamacaklardır ama yinede söyleyim : Sözkonusu zenginliği kendi rızanızla paylaşırsanız bunun adı Özgürlük olur, devlet zoruyla paylaşırsanız Hırsızlık olur. Bu ise başka bir yazının konusudur.

Önceki yazımda da belirttim, yüksek regülasyon (düzenleme-müdahale) düşük hayat standartları demektir. Örneğin işgücü piyasalarını serbestleştiren ülkelerdeki işssizlik oranları, katı işgücü piyasalarına sahip ülkelere göre daha düşüktür. Herkes sanar ki, “işçi alıp-çıkartmak kolaysa veya bir ülkede işverenler üzerindeki sendikal baskılar artarsa işsizlik düşer”. Durum tam tersidir. İşçi alıp-çıkartmanın kolay olduğu Amerika’da işsizlik oranları düşük, katı ve baskıcı Avrupa’da, memleketimizde yüksektir. Bu konuda güzel bir yazı için bkz. : Acar, Mustafa (2003) “Piyasa’nın ‘Görünmez Kalp’i Regülasyona Karşı: Müdahalenin Görünmeyen Sonuçlarına Dair…” PİYASA, 2(5): 33-39.

Finansal piyasalara müdahalede böyledir. Örneğin Kanada ile Amerika’yı karşılaştıralım. Elbette hayallerimdeki düzeyden uzak ancak Kanada’nın finansal piyasalarını incelediğimizde Amerika’ya oranla çok daha müdahaleden uzak bir anlayış görmekteyiz. O halde Kanada’nın daha fazla çalkantılar, inişler-çıkışlar ve krizler yaşaması gerekir. Ama durum böyle değil. Bu konuda güzel bir yazı için bkz. : Lawrence, White H. (2008), “The Subprime Crisis Shows That Government Intervenes Too Little in Financial Markets? It Just Ain’t So!”, THE FREEMAN, October 2008

Belki bugüne kadar pekçok tarihi kriz okuduk ama ilk kez sanırım 1929 ile özdeşleştilen bir krizi yakından izleme şansına sahibiz. Bu yüzden daha iyi araştırma fırsatına da sahip olabiliyoruz. Ancak gelin görün ki Siyaset Meydanı’na katılanların bir tanesi bile “FED’in özellikle Irak müdahalesi sonrası başlattığı akıldışı hareketlerinin serbest piyasa ile ne ilgisi olduğunu” sorgulayamadı, yazıklar olsun.

İnsaf, bu kriz kadar devletin işin içinde olduğu başka bir kriz mi var? En azından bir tanesinden FED’in M3 oranlarından bahsetmesini beklerdim. Ortada 2000 yılından itibaren , her yıl %10′un üzerinde artan bir para arzı (dolaşımdaki dolar miktarı) var. Ekonomi nekadar büyümüş ki siz bu kadar cömert olabiliyorsunuz? Ve ortada bu parayı hesapsız dağıtan, serbest rekabetin ruhuna tamamen aykırı devlet girişimleri var : Fannie Mae ve Freddie Mac. Herşeyi geçtim, ortada devlet tekelinde bir para var. Serbest piyasadan bahsedeceksek parayıda serbest bırakacaksınız, ‘Serbest Bankacılık’ sistemine geçeceksiniz. Söyler misiniz bana bunun neresi “Serbest Piyasanın Krizi”?

Ben Ali Kırca’nın beynine sahip olsam, sergilediği davranışlar yüzünden onu suçlayabilir miyiz? Elbette hayır. Aynı şekilde devlette bir toplumun parasına sahip ise, ekonominin sergilediği davranışlardan artık Serbest Piyasa’yı sorumlu tutamazsınız.

Son kriz açıkça göstermiştir ki bizim hayatımız birkaç politikacının ve bürokratın insafına bırakılmıştır. Çözüm acilen tüm Merkez Bankaları’nın özelleştirilmesi, paranın devlet kontrolü ve tekelinden derhal çıkartılması, Serbest Bankacılık Sistemi’ne yavaş yavaş geçiş yapılmasında yatmaktadır.

Peki bu sistemde kriz olmaz mı? Elbette olabilir. Her maçını 5-0 kazanan bir takım olmadığı gibi, krizsiz bir ekonomik sistemde henüz icat edilmemiştir. Ama emin olun, tüm kontrolün bir tekel yapı yerine farklı irili-ufaklı yapılara dağılması arasında muazzam ölçüde sancı farkları olacaktır.

Kurtarma Operasyonu : Biri Serbest Piyasa Mı Dedi?

“Kapitalizm Çöküyor!”, “1929′dan Bile Kötü!”, “En Büyük Kriz!” vs…bugünlerde gazete sayfalarını, bu manşetler süslüyor. Elbette manşetler böyle olacak. Ne bekliyordunuz? Yoksa Amerika Merkez Bankası yediği haltı yine vergi mükelleflerinin sırtına başka türlü nasıl yükleyecekti? Bu, herşeyden önce son yıllarda herkesin gözü önünde olan en büyük ‘legal hırsızlık’lardan biridir. Daha aleni olamazdı. Bu kadar alenen yapılan bir hırsızlık başka nasıl meşru hale getirilecekti? Korkutacak ki hiçbir ahlaki değer, hak-hukuk tanınmasın, korkutacak ki yığınlar sorgulamasın. Biliyoruz ki otorite sorgulanmaktan nefret eder!

Bugün, Amerika merkezli yaşanan mevcut krizde hemen herkes 1929 yılında yaşanan Büyük Depresyon’a göndermeler yapmakta. Kapitalist sistemin doğası gereği kırılgan, dengesiz, herzaman müdahaleye ve desteğe muhtaç olduğu, aksi halde varlığını sürdüremeyeceği ve hatta hemen hiçbir kehanetinde haklı çıkamayan Marx’ın bile sonunda haklı çıktığı epeyce yazılıp çizildi.

Müdahale Olmadan Piyasalar Yaşayamaz Mı?

Yüksek regülasyon düşük hayat standartları demektir. Bu yüzden işgücü piyasalarını serbestleştirmiş olan Amerika’da işsizlik oranları katı işgücü piyasasına sahip Avrupa’ya göre daha düşüktür, bu yüzden gümrüklerinden ithal mal sızdırmayan Kuzey Kore, gümrüğünü serbestleştiren komşusu Güney Kore’den fakirdir ve yine bu yüzden finansal piyasalarını daha serbest hale getiren Kanada, finansal piyasalar geçmişi müdahalelerle dolu olan Amerika’ya göre çok daha sağlam bir ekonomik yapıya sahiptir.

Serbest piyasa teorisinde yer almayan ‘para basma tekeli’nin kamu otoritesine devredilmiş olduğu ekonomik ortamda, bizatihi devletin ekonomiye ‘doğrudan’ müdahalesiyle yaratılan bir krizde, krizi “başıboş finansal piyasaların kontrolden çıkması”na bağlamak oldukça yanlış.

1929 ve 2008 : Aynı Kalan Ne?

29 Buhranı’nı bize yaşatan neydi? Peki bugünkü 850 milyar dolarlık ’legal hırsızlık paketi’nin ardında tam olarak ne var? Kapitalizm ve onun içsel çelişkileri ya da acımasız spekülatörler mi? Hayır, üzgünüm ki bunlar sadece size anlatılanlar ve sizin inanmak istedikleriniz.

1929′da da böyle değildi. 80 yıl önce olduğu gibi bugünde para arzı hükümetler tarafından manipüle edilmektedir. Krizin nedenlerine ilişkin aslan payı işte tamda burada yatmaktadır. FED’in akıldışı hareketlerini yıllardır dikkatle inceleyen pekçok ekonomist için yaşanan durum hiç şaşırtıcı değildi. Sadece M3 para arzının (dolaşımdaki toplam dolar miktarı) yıllık artış oranlarını inceleyen birisi dahi bu kaçınılmaz sonucu çok önceden kestirebilirdi. Düşünsenize her yıl %10′un üzerinde artan bir M3 ve bununla tamamen orantısız büyüyen bir ekonomi. Bu demektir ki, 6-7 senede bir dolaşımdaki para miktarı ikiye katlanıyordu!

Söylesenize, son on yıla baktığımızda FED’in faiz oranlarını %1′lere kadar indirmesine tanık olmadık mı?  Buna bağlı olarak Mortgage faizleri Amerikan tarihinin en düşük seviyesini görmedi mi? Yatırım bankaları ellerindeki suni paraları ’insan ayırmadan’ dağıtmadı mı? Tüm bunlar irrasyonel bir bolluk ve malum balonu yaratmadı mı?

Serbest Piyasa ve Sorumluluk

Serbest piyasa ekonomisi herşeyden önce sorumluluğu gerektirir. Bu demektir ki, hata yapan cezasını çeker ve tabiidir ki iflas edebilir. Bunun için kimseyi suçlayamaz ve kimseye kendi durumunu kurtarması için zor kullanamaz, talep dayatamaz. Peki ya durum öyle mi? Ben ortada, herşeyden önce devlet kontrolünde olan sorumsuz (subjektif) bir değer (para), sorumsuz bir kamu tekeli (FED), aynı sorumsuzlukla devam eden çeşitli kuruluşlar (Freddie ve Fannie Mac, Lehman Brothers vs..), sorumsuzca kredi alan insanlar (tüketiciler) ve tüm bu sorumsuz hareketlerin bedelini ödemek zorunda kalan zavallı vergi mükellefleri görüyorum. Şimdi bana ezberlediğiniz sloganları bırakıp söyler misiniz serbest piyasa bunun neresinde?

Marx’ı bilemem ama sanırım Rand şu sözleri söylerken haklıydı : “…yaratıcı başlatır, asalak ödünç alır. Yaratıcı doğa karşısında kendi başına dikilir, asalak doğa karşısında hep bir aracıyı kullanır. Yaratıcının derdi doğayı fethetmektir, asalağın derdi ise insanları fethetmektir. Yaratıcı, kendi işi için yaşar, başka insanlara ihtiyacı yoktur…Asalak elden düşme yaşar, başkalarına ihtiyacı vardır, başkaları onun baş amacı haline gelir…”

Konu hakkında kapsamlı ve tamamlayacı bir başka yazı için bkz. Ekonomik Devletçiliğin Yeni Krizi / Atilla Yayla

Taraf Gazetesi Üzerine Bir Not

Eğer Taraf Gazetesi’ni aşağı-yukarı Ergenekon İddianamesinden beri izliyorsanız, bugünlerde birşeyi gözden kaçırmanız mümkün değil. Gazete, Ergenekon’a karşı nasıl sert bir tavır sergilediyse, Deniz Feneri davasıyla sarsıntılı günler geçiren hükümete de aynı sertlikte keskin bir duruş sergiliyor.

Kanımca Türk medyası tarihinde bir ilk yaşanıyor. İlk kez bir gazete iki farklı dünya görüşüne sahip gruba eşit mesafede eleştiri okları yöneltiyor. Örneğin Orgeneral rütbeli paşalar demirparmaklıklar ardına gönderilirken Taraf şöyle bir manşet atmıştı : “DARBECİ PAŞALAR GÖZALTINDA”…Taraf gibi ulusal çapta yayın yapan diğer benzer gazeteler ise : “TÜRKİYE NEREYE?” , “BÜYÜK GÖZDAĞI”, “İKİ ESKİ KUDRETLİ KOMUTAN GÖZALTINDA” vs..tarzında manşetlerle iddianameyi hükümetin bir oyunu olarak göstermeye, küçümsemeye çalışmışlardı…

Peki Deniz Feneri davasında manşetlere neler çekildi dersiniz? Hürriyet gibi hükümete uzak duran gazeteler en sert manşetleri atarken, bu sefer Zaman, Yenişafak türündeki gazeteler çok daha yumuşak bir tavır aldılar.

Peki Taraf ne yapıyor? Taraf Gazetesi ise son günlerde Deniz Feneri davasından ötürü hükümete en çok yüklenen gazetelerden biri. Mesela bugün attığı manşet şöyle : “ALMANLARA FENERİ SORMUŞ”…Başbakandan bahsediyorlar…Bu habere göre, Erdoğan ve Adalet Bakanı Şahin, davayla yakından ilgilenip sanıkların neden hala tutuklu kaldıkları hakkında bilgi almak istemişler.

Medyaya şöyle bir baktığınızda apaçık göreceksiniz ki; iki grup var…Hükümet’e Yakın ve Hükümet’e Uzak…Manşetler buna göre atılıyor…Ergenekon’u nekadar küçümseyen organ varsa hepsi tersi bir şiddetle Deniz Feneri’ne yükleniyor…Ergenekon’a karşı kimler sert manşetler attıysa da hepsi Deniz Feneri davasında daha yumuşak bir tavır alıyor. Fakat bir gazete hariç : TARAF. Bu gazete her iki davayada eşit derecede mesafeli durarak sorgulamalarını sürdürüyor.

Gerçekten bu bir ilk…ilk kez oluyor…ve bu gazetenin adı bu denli tarafsız duruşuna rağmen Taraf, komik değil mi? Diğerlerininki ise Hürriyet, Vatan, Cumhuriyet…

Hayatın Anlamı : Basamak Etkisi (yakında)

Neden 2-0 geriden gelen takım, maç 2-2 sona erince müthiş bir sevinç yaşarken, 2-0′ın üstünlüğünü koruyamayan takım müthiş bir üzüntü duyar? Oysa sonuç her iki taraf içinde aynı değil midir?

Neden borçları yüzünden Mercedes’ini satan adam Volkswagen’e talim ederken mutsuzluğun zirvesine ulaşır da, Şahin’ini satıp üstüne koyduğu parayla aynı Volkswagen’i alan adam dünyanın en mutlu insanıdır?

Neden babamız bize eskiden Ericsson A1018 model cep telefonu getirdiğinde sevinçten havalara uçardık da şimdi kamerasız bir Nokia bizi tatmin edemiyor?

Neden işsiz gezerken 1350 YTL’ye bir iş bulan mühendis o gün eve giderken bulutların üstündeyken, patronuyla girmiş olduğu zam pazarlığında 2.200 YTL olan maaşına daha fazla zam alamayan bir başka mühendis o gün evine hüzün götürür?

Neden hep elde ettiklerimizin farkına kaybettiğimizde varırız da gözümüz yinede elde edemeklerimize takılır? Ve neden kabul edemeyiz neye sahip olursak olalım, ömrümüz boyunca elde edemeyeceğimiz birşeylerin olacağını…

Babamın en güzel günleri kız arkadaşıyla motorsiklet üzerindeki günleri miydi?

Britney Spears saçlarını neden kazıttı?

Mutlu olduğumuz zamanlar, mutsuzluklarımız karşısında ne zamandan beri bastırılmış azınlık ve bir türlü iktidara gelemiyor? Ve neden keder başımızda bir Hitler? Yaşımız ilerledikçe bize ne oluyor? Neden yıllarla mutluluk ters orantıda ve birbirlerine bukadar İsrail-Filistin? Biz neyi yanlış yapıyoruz?

‘Hayatın Anlamı : Basamak Etkisi’…yakında Sonerhoca.com’da, uzakta kitapçılarda…

Profesöründen Hemşiresine…

Avea’nın yeni kampanya reklamı, dört yanımızın kamu kesimiyle kuşatıldığını okadar güzel özetliyor ki…

“Vur” Derken Öldüren Sigara Yasakları : İkna ve Zor

Beni yakından tanıyanlar benim ne kadar sigara düşmanı ve çekilmez bir tip olduğumu bilirler. Hayatım boyunca hiç sigara içmedim ve içen arkadaşlarıma kan kusturdum.

Tabii hemen aklınıza “Oooo..ozaman Soner Hoca yeni sigara yasaklarını destekliyordur” gelmesin. Son çıkarılan kanun ile anladım ki; bireysel hak ve özgürlüklerin B’sinden bihaber, otoriter bir yönetim anlayışı hala dimdik ve diri bir şekilde ensemizde soluk alıp vermeye devam ediyor.  Bu zihniyetin belli bir hayat görüşü, ideolojisi veya etik bir anlayışı yok. Batı’da ne gördüyse muhteviyatına bakmadan/sorgulamadan alıp getiriyor, üretmiyor.

Eğer bir diktatör tarafından yönetiliyor olsaydık tıpkı şimdiki gibi bizlerin nerede sigara içip içmeyeceğini kendisi belirleyecekti. Modern demokrasilerde ise buna diktatörler değil, ‘mülkiyet hakları’ karar vermelidir.

Nasıl yani?

Şöyle ki; eğer benim sahip olduğun bir evde, kafede veya arabadaysak, benden izin almadan sigara içemezsin. Bu saydıklarımın mülkiyeti bana ait ise, orada kuralları devlet değil ben koyarım. Bunun aksi, benim özgürlüğümün ihlali olur.

Şayet bir tiryakinin sahip olduğu bir evde, kafede veya arabadaysak, onun sigara içmesini yasaklama gibi bir hakkım olamaz. İster içer, ister içmez. Bende beğenirsem o ortamda bulunurum, beğenmezsem bulunmam. Orada kuralları o koyar. Bunun aksi ise onun özgürlüğünün ihlali olur.

Görüldüğü üzere ben sigara içilmesinden zarar görüyorum, tiryaki ise sigara içilmemesinden. İkimizde birşeylerden zarar görüyorsak, kimin kim üzerinde baskı kuracağına ‘mülkiyet hakları’ kolaylıkla karar verebiliyor. Devlete hiç gerek yok.

Peki mülkiyetin kamuya ait olduğu yerler? Örneğin tapu müdürlükleri, nüfus daireleri vs..? Orada da sigara içilmesinin yasaklanması gerekiyor. Eğer ben ‘mecburen’ tapu müdürlüğüne gidiyorsam, başka bir alternatifim yoksa, beni içtiğin sigaranın dumanı ile zehirleme hakkın yok. Bana ‘Kardeşim ozaman gelme’ diyemezsin. Eğer sigara içmeyenler için ayrı bir tapu dairesi yoksa, kamuya ait ortak alanlarda sigara içmek yasaklanmalıdır. Zira bana zararı var. Burada dikkat edilmesi gereken; ’alternatifsizlik ve mecburiyet’. Restorantlar, barlar veya kafelerde pekçok alternatifiniz var ve o barda eğlenmeye ‘mecbur’ değilsiniz.

Eğer sigara içilmesinden rahatsızsanız benim gibi arkadaşlarınızı ve bulunduğunuz ortamları buna göre şekillendirebilirsiniz, içen arkadaşlarınızı ikna yoluna gidebilirsiniz, sigaraya karşı savaşan sivil toplum örgütlerinde çeşitli roller üstlenebilirsiniz.

Bunun aksi, ‘ikna’ yerine ‘zor’ kullanma olur ki bugün alkışladığınız ve hoşunuza giden ‘zor’ yarın pekala sizinde zorunuza gidecek istenmeyen durumlar yaratabilir.

Yeni Yazılarla Döndüm Döneceğim…

Biliyorum…”ne oldu bu Sonerhoca’ya ne güzel yazıyordu?” diyorsunuz…E Sonerhoca’nın da bir özel hayatı var değil mi? Evet durdum ama yakında bomba gibi konularla (küresel ısınma, yabancı sermaye, kalkınma vs…) dönüyorum, hatta döndüm sayılır…ve buralardaki konular sonunda bir kitapta toplanacak..

Soner Hoca Ne Eylerse Güzel Eyler

Soner Hoca 15 Nisan günü hükümete ne çağrısı yapmıştı?

“…Türkiye sana sesleniyorum: Pirinç kuyruklarında insanların yaşadığı eziyeti gördüm, hala neden ithal pirinçten %45 oranında gümrük vergisi alıyorsun?”

Peki hükümet 17 Nisan günü ne karar aldı?

“…Pirinç fiyatlarındaki hızlı yükseliş, hükümeti de harekete geçirdi. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) 100 bin ton gümrüksüz pirinç ithalatına izin vermesine ilişikin karar Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı.”

Allah’tan başka birşey isteseymişiz…

Çözümü Uzaklarda Aramamak: Açlık ve Piyasa

İnsanoğlu, varolduğu andan itibaren açlık ve yoksullukla mücadele etmiştir, etmektedir.

Bugünlerde de, gazete köşelerini gıda fiyatlarında meydana gelen olağandışı artışlar süslüyor. Devlet kapılarındaki pirinç kuyruklarından haberler veriliyor.

Böyle zamanlarda en çok gözlemlemeyi sevdiğim şey, diyalektik bir biçimde hayalini kurduğu ‘devrim’in gerçekleşmesini bekleyen ve buyüzden dünya ticaretinin zaman zaman yaşadığı dönemsel fiyat artışlarından ilginç bir şekilde ‘haz’ alan insanların yarattıkları komplo teorileri…

Beklenmeyen bu fiyat artışının ardındaki sebeplere bakıldığında Çin ve Hindistan’ın artan talebi, kuraklık, bio yakıtlar vs..başta sıralanıyor. Elbette sebepler bunlar olabilir. Peki ya yapılması gerekenler?

Gerçekten yapmamız gereken hangisi; mevcut durumun baş sorumlusu merkezi planlı sisteme yeniden bir ‘plan’ için çağrıda bulunmak mı yoksa oy peşinde koşmaktan başka bir işleri olmayan politikacılardan çok, kar peşinde koşmaktan başka bir işleri olmayan işadamlarına güvenmek mi?

Bizi herzaman ikincisi doyurur ve giydirir. İlki daha çok boş konuşur. Bunları, hatta daha fazlasını tarih boyunca vaad etmiştir ama yapamaz, yapamamıştır. Hiçbir dünya ülkesinin vatandaşları komünist/sosyalist/planlı ekonomilere yakın idareler altında karınlarını doyuramamıştır. Hepsi açlık çığlıklarıyla yıkılıp gitmiştir. Hangi ülke ki, devletin ticaret üzerindeki kontrollerini azaltıp serbest ticareti teşvik etmişse orada daha çok bolluk/bereket olmuştur.

Bugün yaşanan pirinç fiyatlarındaki artışın sebebini kötü hava durumuna (kuraklık) bağlayabilirsiniz ama daha yapısal bir sebebi var; kötü hükümet.

Evet, havanın derecesiyle basitçe oynayabileceğimiz bir sihirli kumandaya sahip değiliz ama şükürler olsun ki mevcut politikalarla oynayabilecek politika yapıcılara sahibiz. The Economist, “Dünyada Açlık” adlı makalesinde şöyle yazıyor :

” …İyi idare edilen ülkeler asla açlık sorunuyla karşılaşmamaktadır; fakat en kötü beslenen 25 ülkenin tamamı fena şekilde yönetilmektedir…Doğu Kongo’da hiç kimse sığır yetiştirmek istememektedir, zira yağmacı askerler onları çalmaktadır. Barış içindeki fakir ülkelerde bile, toprak kiracılığı çoğu zaman güvence altında değildir. Zimbabwe’de hükümet toprağı kapmakta ve destekçilerine vermektedir. Bu, tarım üretiminin düşmesine neden olmaktadır. Bir çok ülkede bireylerin toprak sahibi olmasına müsaade edilmemekte veya bireyler sahip oldukları topraklara resmi bir geçerlilik kazandırmakta büyük zorluklar çekmektedir… ”

Mesela ben Dünya Bankası Başkanı Zoellick’in yerinde olsaydım ” Fiyatlar böyle giderse dünyada 100 milyon insan açlıktan ölebilir. ” türünden bir açıklama yapacağıma, şu tarz bir açıklama yapardım;

” Fakir ülkelerdeki hükümetlere sesleniyorum: Bu ülkelerde tek geçim kaynağı tarımdır. Bunun önündeki engelleri kaldırın. Çiftçilerin toprak sahibi olmalarını kolaylaştırın. Bunları mülkiyet haklarıyla garanti altına alın.  Ticaretinizi serbestleştirin. Zengin ülkelerdeki hükümetlere sesleniyorum: Sizlerde sübvansiyonları, kotaları, tarifeleri kesin. Size ne tarımdan! Bırakın Vietnam’daki yoksulluktan ölmek üzere olan çiftçi size pirinç göndersin, Afrika’da yaşam mücadelesi veren çiftçi size muz göndersin, Brezilya’dan şeker gelsin…Türkiye sana sesleniyorum: Pirinç kuyruklarında insanların yaşadığı eziyeti gördüm, hala neden ithal pirinçten %45 oranında gümrük vergisi alıyorsun? ”

Zira böylesi daha anlamlı olurdu ama malesef Dünya Bankası başkanı değilim.

Son olarak; bugünün ortalama insanı 1500′lü yıllardaki krallardan çok daha iyi bir yaşam standartına sahiptir. Endüstri Devrimi’ne kadar yaşayan kahir ekseriyet açlığı bir ‘dünya hali’ olarak kabul etmişti. Onlar için hayat ‘fakirlikten kurtulma’ mücadelesi değildi, hayat ’sadece varolma’ mücadelesiydi. Çok değil, bir kuşak önce dünya nüfusunun %90′ı temiz sudan mahrumdu. Bugün bu oran %15-20′ler civarında. Son yarım yy.’da küresel gıda üretimi ikiye katlandı. Bütün bunlar planlı/sosyalist/komünist türe yakın idareler sayesinde olmadı. Sadece, piyasa ekonomisine daha çok imkan veren, insanların birşeyler üretip satmasını/pazarlamasını daha çok teşvik eden, mülkiyet haklarını kısmen daha çok koruyan-kollayan idareler sayesinde oldu.

“Açlıktan kim sorumlu ve ne yapmalıyız? “ diye çok fazla düşünmenize gerek yok. Göçsel hareketlere baktığınızda bile, insanlar kapalı/baskıcı ekonomilerden, kısmen daha açık ve serbest ekonomilere, hayatlarını riske ederek göç ediyorlar. Bu size birşey anlatmıyor mu?

*Wordpress’teki teknik bir arıza nedeniyle ‘italik’ yapmam gereken bazı cümleleri düz yazı olarak yazmak zorunda kaldım, bilginize…

ACF loading animated gif