Sağlıkta Komünist Dönem ve Bürokrasi

Mart 12th, 2008

Gülay Göktürk’ün 5 Mart tarihinde yayınladığı yazısı gözümden kaçmış. Öyle de hayati bir konu ki, şu an Türkiye’de bunun zerre kadar tartışılmaması epey vahim bir durum.

Efendim durumu kısaca özetlersek : 15 Şubat’ta Sağlık Bakanlığı’nın çıkardığı yeni yönetmelik tam bir skandal. Sağlıkta komünist/merkezi planlamaya dayalı bir sisteme geçmiş bulunuyoruz.

Bakın yeni Sağlık Sistemi neler getiriyor : ” Bu yönetmeliğe göre, bundan böyle herhangi bir kişi ya da kurum, kendi pazar araştırmasını yapıp, işler mi-işlemez mi, karlı mıdırdeğil midir kararını verip, kendi seçtiği yerde özel hastane ya da tıp merkezi açamayacak. Bunun yerine, her yılın ekim ayında Sağlık Bakanlığı nerede ve kaç tane özel hastane ya da tıp merkezine ihtiyaç olduğunu belirleyecek ; internet sitesinde yayınlayacak; kurmak isteyenler de Bakanlık’a başvuracak!

Yani öyle kafasına göre herkesin hastane açma hakkı falan yooook! Nerde böyle rahatlık kardeşim? Geleceksin önce bi bakanlığa başvuracaksın, orada biraz bürokrat azarı yiyeceksin, evraklarını hazırlayacaksın ( ki muhtemelen hazırladığın evraklar içerisinde sen bir eksik yapmışsındır! ) , el pençe divan ;

- efendim ben baktım da falanca yerde hastaneye gerek olduğunu farkettim, e param da var, kurayım ben..

dediğinizde,

- HELE ÖNCE Bİ BAKALIM, Bİ ARAŞTIRALIM BAKALIM O DEDİĞİN YERDE BÖYLE BİRŞEYE İHTİYAÇ VAR MI? BELKİ YALAN SÖYLÜYON LAN? HER KAFASINA ESEN HASTANE AÇARSA NE OLUR BU MEMLEKETİN HALİ?

şeklinde bir cevapla karşılaşabilirsiniz.

Bitmedi…

Diyelim ki bir özel hastaneniz var ve ilave doktor almak istiyorsunuz; alamazsınız. Bunun için Bakanlık’tan izin istemeniz lazım. Bakanlık ilave doktora ihtiyacınız olmadığına hükmederse alamayacaksınız!

Bakın bu iş şakaya gelmez işte..bu hayati bir konu…kötü doktorun yerine yenisini ikame etmenin önüne böyle abuk subuk bürokratik engeller koyarsanız olmaz. Hastane sahibi kötü cerrahı kovup yerine iyisini alabilir. Bunu bakanlık iznine bağladınız mı olmaz! Hayati derecede yanlış bir uygulama. Derhal kaldırılması lazım.

Peki neden durduk yerde Sağlık Bakanlığı böyle bir uygulamaya gidiyor? Nedeni basit…Tam Gün Yasası. Nedir Tam Gün Yasası? Hani hepimizin bildiği doktorlar vardır, yarım gün kamu hastanesinde, yarım gün de özel muayyehanesinde çalışır. Hatta kamudaki doktorların birçoğu bunu yapar. Artık böyle birşey olmayacak. Devlet diyecek ki ” ya kamu ya özel, seç! ” . E genelde doktorların çoğu özel muayyehanelerinden vazgeçmeyecek. Ve kamuda doktor sıkıntısı olacak. İşte bu türden kaymaların yaşanmaması için bakanlık baştan işi ‘ bakanlık izni ‘ ve ‘ bürokrasi’ ye bağlıyor ki öyle kamuda doktor açığı ortaya çıkmasın.

Son söz : Kamu Hastaneleri derhal özelleştirilmelidir. Serbest piyasa ve rekabetin önü açılmalı, halkımızın sağlığı için devlet sağlıktan elini çekmelidir. Özel Sigorta Şirketleri ile masaya oturulup, toplu pazarlıklara başlanmalı…neredeyse şu andaki primlere yakın fiyatlarla ( belki çok daha düşük fiyatlara ) halk aynı hizmeti özel hastanelerden de alabilir. Böylece ne prim ödediğimiz kurumlar devlet kurumu olur, ne de hizmet aldıklarımız..Evet, hemen şimdi!

Bu Şekilde mi “Eylem”iyorsunuz?

Mart 11th, 2008

KESK’e bağlı Yapı-Yol Sen üyeleri, yarın ”iş bırakacak”mış.

Sendika üyeleri, İstanbul’da Kurtköy ve Mahmutbey gişeleri ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde ikişer saatlik ‘iş yavaşlatma’ eylemi yapacakmış.

Bende bu olayı anlamam. İnsanlar birşeylerden memnun değilse o ‘şey’i devam ettirmezler. Örneğin kız arkadaşınızdan memnun değilseniz onu bırakırsınız, ‘aşk yavaşlatma’, ‘az sevme’ gibi birşey yapmazsınız. Yahut gittiğiniz cafe’deki hizmeti beğenmezseniz birdaha gitmezsiniz, ‘hesabı geç ödeme’ gibi saçma sapan şeyler yapmazsınız. İşinizden memnun değilseniz, işinizi değiştireceksiniz..’iş yavaşlatma’ nedir?

Bir işçi ile işveren arasında anlaşma genelde şu şekildedir :

-Kardeşim sana ben bu parayı veriyorum kabul ediyor musun?
-Ediyorum/Etmiyorum.

Ederseniz çalışırsınız.Etmezseniz çalışmazsınız.

Ayrıca bu kamuda çalışanlara herzaman sinir olmuşumdur. Hem yüksek maaş alırlar, hem az çalışırlar, hem sigortaları tam yatar, ikramiyeleri gecikmez, hemde en yüksek zamları alırlar yinede memnun olmaz bunlar, hep söylenirler..Greve giderler, iş yavaşlatırlar vs..

“Çalışmayın arkadaşım, o sizin burun kıvırdığınız ‘kötü şartlar’da çalışacak, yani paraya sizden daha çok ihtiyacı olan milyonlar var sokakta. Çekilin!” dersiniz “Yok biz iş yavaşlatacaz” derler…

Hala mı Kürtçe Yasak?

Mart 9th, 2008

Haber şaka değilse, kapatılan DEP’in eski milletvekili Mahmut Alınak, DTP Kars İl Başkanı iken parti binasına `8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun’ yazılı kürtçe afiş astığı gerekçesiyle 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Aynı kişi daha önce de, Tayyip Erdoğan’a kürtçe dilekçe yazdığı için gene 6 ay hapis cezası almış.

Bu ülkede hala birileri Türkçe dışındaki dillerde yazı yazdığı, konuştuğu için hapse atılabiliyorsa, önümüzde evrensel hak hukuk ve ilkelerden oluşan uzun bir yol var demektir.Ne olmuş biri Kürtçe afiş yazsa? Ne olabilir yani? Bundan daha masumane ne olabilir? Yada Kürtçe dilekçe gönderse? Ne olabilir? Gerçekten birileri bunları ‘hapis cezasına çarptırılabilecek büyük suçlar’ olarak tanımlıyor ve bu tanımlamaya inananlar, ‘adalet’ dağıtması için para ödediğimiz hakim ve savcılarımız.

İslam Dünyası Niçin Geri?

Mart 9th, 2008

İslam ülkeleri neden kalkınamıyor? Neden Hristiyanlar bilimde, sanatta, politikada, felsefede, ekonomide ve çeşitli hayati konularda Müslümanlardan ileri?

Bu sorulara kafa yoran kişilerden Mustafa Akyol Star Gazetesi’ndeki köşesinden bir yazı dizisi başlattı.Aşağıya alıntılayıp linkliyorum, okuyun, ihmal etmeyin.

İslam Dünyası Niçin Geri? [1]

…Neyse, gelelim meselenin özüne. Bugün İslam dünyasının, özellikle de Arap aleminin, hiç de parlak bir durumda olmadığında sanırım çoğumuz hemfikiriz. Demokrasiden eser yok, özgürlükler mumla aranıyor, sosyo-ekonomik düzey çok geri. Spencer gibileri, bu duruma bakıp ‘sorunun kaynağı İslam dinidir, zaten bakın, falanca İslami kaynakta geçen şu dini hüküm despot ve çağdışıdır’ diyorlar.

İslam Dünyası Niçin Geri? [2]

Dokuzuncu yüzyılda İspanya’da yaşayan Paul Alvarus adlı Hıristiyan düşünür, dindaşları arasında hızla yayılan ‘İslam hayranlığı’ndan yakınarak şöyle yazıyordu:

Hıristiyan gençler, Arap şiir ve yazılarını hatmeder oldu. Arap ilahiyatçı ve filozoflarını, onları çürütmek için değil, Arapça’yı daha zarif konuşmak için okuyorlar. Latince’yi, Kutsal Kitabı, İnciller’i unuttular!’ (People of the Book, Zachary Karabell, s. 67)

Haydi hayırlı okumalar…

Sadun Aren’i Kaybettik

Mart 9th, 2008

Sadun Aren (Sadun Hoca) memleketimizin yetiştirdiği koyu sosyalistlerdendi.Ben, siyasi görüşü ne olursa olsun, çevresindeki insan hak ve ihlallerini görüp bu uğurda mücadele veren, yazan-çizen, gösteri yapan vs..insanlara herzaman saygı duymuşumdur.

Köşesine çekilip olan biteni bir sinema filmiymişçesine izleyen, belirli hayat görüşleri olmayan, bu dünyada varlığını hiçbir zaman sorgulamamamış, sadece hazları uğruna yaşayan insanlardan çoğu zaman nefret etmiş, yakınlık kur(a)mamışımdır.

Evet, Sadun Hoca ile pekçok konuda ayrı düşünüyordum.Örneğin, vefat etmeden önce verdiği yakın röportajlardan bir tanesinde bakın türban için neler düşünüyor : “Türban şeriatın öncüsü, şeriatın bayrağı, onun için her hal ve kárda karşı çıkacaksın, geçit vermeyeceksin. Türbanı hakikaten inancıyla, politik anlamını bilmeden takmış olanlara da ’Kusura bakma bunu çıkaracaksın, çünkü Türkiye’nin laik olması, senin türban özgürlüğün yüzünden sekteye uğratılamaz’ diyeceğiz. Bu konu kişisel özgürlük meselesi olarak alınırsa, işin içinden çıkılamaz, herkesin bir fantezisi olabilir. Türbana prestij vermemek lazım. Bence önemli düğünlerde bile yasak olması lazım. Başbakanın gelini filan olmaz mesela, orası da kamusal alan oluyor.

Peki sevdiğim görüşleri yok mu? Aslında bugün birçok at gözlüklü sosyalistin suratına tokat gibi çarpan şu görüşleri de var ; “Şimdiye kadar söylediklerimizin birçoğu geçerliğini yitirdi. Örneğin ben özelleştirmeye karşı çıkmayı gerekli bulmuyorum. Bugünkü koşullarda özelleştirmeye karşı çıkmanın ilericilikle hiçbir alakası yoktur.

Sadun Hoca’ya Allah’tan rahmet, yakınlarına, sevenlerine ve özellikle tüm iktisat camiasına başsağlığı diliyorum.

“23′ten sonra olursa uygundur efenim”

Mart 7th, 2008

Biliyorsunuzdur, Ahmet Çakar bir tv programında esprisine “Fenerbahçe Sevilla’yı elerse bikini giyerim” demişti.Sonra bu lafının ciddiye alınmaması gerektiğini, futbolun şakaya gelmediğini falan söyledi ama tabii laf ağızdan çıkmıştı bikere.

Fenerbahçe Sevilla’yı eledi.Tabii herkes Ahmet Çakar’ın bikini giymesini bekliyor. Besteler yapıldı, “Ahmet Çakar tanga giyseneeeeee giyseneee giyseneeee…”.

Nuri Çolakoğlu, çok üst düzey bir RTÜK yetkilisine telefon ederek, “Ahmet Çakar televizyonda bikini giyerse tavrınız ne olur” diye sormuş. “Gece 23’ten sonra olursa müsamaha ederiz, erken saatte erotik görüntü olur çünkü” yanıtını almış.

Yahu düşünsenize RTUK olmasa ne yapacaktık? Şimdi buradan şunu anlıyoruz ; birincisi, “bikini” ayıp birşey.Çocukların gelişimini engelliyor.Oyüzden, doğduğu günden beri plajlarda üstsüz kadın görmekten bıkmış çocukların yetiştiği Avrupa toprakları, bizim bikiniyi ayıp gören zihniyetin yetiştiği topraklardan geri değil mi?

İkincisi, evde tv başındaki çocuk Ahmet Çakar’ı bikiniyle görse ne olacak? Kardeşim amaç bikiniye özendirmemekse Ahmet Çakar giyecek onu çıkacak primetime’da.Hatta sadece Ahmet Çakar yetmez.Müslüm Baba, Orhan Baba ve bilumum kıllı babalar…hepsi giyecek onu, ver yayına..ver yayına bak o çocuk birdaha bikini görmek, giymek istiyor mu?

Mutlu Ol, Bu Bir Emirdir!

Mart 5th, 2008

Sanatla uğraşanların zorunlu bir şekilde solcu olduğu memleketimizde aykırı bir sestir Sinan Çetin.Yasaklar üzerine güzel bir kısa film çekmiş.

Bilmeyenler olabilir ama bir dönem Türkiye’de alaturka müzik yasaklanmıştı.İşte bu abzürd yasağı alaya alan derin bir film : “Mutlu Ol, Bu Bir Emirdir!”.Tabii sadece bu yasağı eleştirmiyor.Derin bir şekilde Türkiye’ye hakim ‘yasakçı zihniyet’in aslında ne kadar komik durumlara düştüğünü gösteriyor.Bu sadece müzikal yasaklarda değil, geçmişte ve halen uygulanan pekçok yasakta da (türban, kürtçe, siyasi parti, gazete, kitap vs..) böyle.Türkiye topraklarında profesyonelce çekilmiş ve bünyesinde yoğun liberal öğeler taşıyan ilk kısa film olabilir mi acaba? 

Nedense filmi izlerken aklım hep türban yasağına gitti.Zira zihniyet aynı : “devlet zoruyla çağdaşlaşma.”

Modern Liberteryenizmin Ahlaki Temelleri, Randy Barnett

Mart 5th, 2008

Aşağıda yer alan notlar, Randy Barnett’in kaleme aldığı ”Modern Liberteryenizmin Ahlaki Temelleri” başlıklı makalesinden, içine tarafımdan yorumlar katılarak derlenmiştir.Birebir alıntılar olmayabilir.   

Liberteryenizm’de haklarla sonuçlar arasında radikal bir kopukluk var mıdır?Rothbard’cı yaklaşımda, haklar, -Aristoculuğun Rand’cı bir biçimini kullanarak söylersek-  münhasıran “ahlaki” nedenlerle savunulmak durumundaydı (Murray N. Rothbard, The Ethics of Liberty).

Doğru şekilde tanımlanan ahlaki haklar ise -uzun vadede- en üstün sosyal sonuçları üreteceği düşüncesi ; Bu, mutlu bir tesadüf olarak görülüyordu.

Bölünmeler : Kantçı Moralistler - Benthamcı Faydacılar.

Toplumun karşılaştığı temel problem şudur : Toplumdaki her bir kişinin eylemlerinin, başkaları üzerinde etkileri olabileceği karşısında, kişilerin toplum içinde başka kişilerle birlikte yaşaması ve mutluluğu araması hangi şartlarda mümkündür?

Birinci nokta : Liberteryenler münferit kişilerin varlığını ve değerini kabul ederler.

İkinci nokta : Liberteryenler, bütün kişilerin hayatlarına ve mutluluğu arayabilmelerine değer verirler.

Üçüncü nokta : Liberteryenler, “mutluluğun aranması” ibaresini kullanılar çünkü onlar sonuçların garanti edilmesinin değil de ancak eylemlerin korunmawsının herkese potansiyel olarak sağlanabileceğine ve muayyen bir sonuçlar manzumesinin hiç bir durumda herkes için mutluluğu sağlamayacağına inanırlar.

Dördüncü nokta : Liberteryenler, kişinin toplum içinde başkalarıyla birlikte yaşadıklarını ve onun eylemlerinin başkaları üzerinde hem pozitif hem de negatif etkileri olabileceğini kabul ederler.

Beşinci nokta : Liberteryenler, başkalarını aynı fırsattan yoksun bırakmadan toplum içinde yaşayan herkese veya hemen hemen herkese mutluluğu arama fırsatını sağlayacak şartları bulmanın veya kuralları tesis etmenin mümkün olduğunu öne sürerler.

Read the rest of this entry »

“Komünist Manifesto” (Karl Marks, Friedrich Engels) ve “Kapital I.” (Karl Marks)

Mart 5th, 2008

Aşağıda yer alan notlar, Karl Marks’ın ve Friedrich Engels’in kaleme aldığı ”Komünist Manifesto” ve yine Karl Marks’ın “Kapital I.” adlı kitabından, içine tarafımdan yorumlar katılarak derlenmiştir.Birebir alıntılar olmayabilir.  

“Tek sözcükle, bizi, mülkiyetinizi ortadan kaldırmaya niyetlenmekle suçluyorsunuz. Elbette; bizim niyetimiz de zaten budur.” (Komünist Manifesto, s.37)Marx ve Engels’in yazmış olduğu manifesto 10 maddelik bir öneri paketi sunuyordu.Kamu fabrikalarının arttırılmasından tutun, toprakta özel mülkiyetin kaldırılmasına, haberleşme ve ulaşım araçlarının devlet elinde merkezileştirilmesinden, toprak mülkiyetinin kaldırılmasına (hatta Almanca baskıda ‘zor alım’ olarak geçiyor), ortak planlardan, miras haklarının lağvedilmesine, ağır vergilere kadar pekçok konuda düşünceleriyle Marks ve Engels bizi selamlamaktadır.(s.43)

“…kapitalistin kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesi, birçok küçük sermayenin, birkaç büyük sermayeye dönüştürülmesidir. Bu süreci daha önceki süreçten ayıran şey, halen varolan sermayenin dağılımında yalnızca yeni bir değişikliği öngörmesi nedeniyle, faaliyet alanının, toplumsal servetin mutlak büyüklüğü ya da birikimin mutlak sınırları ile sınırlı olmamasıdir. Başka yerlerde birçok kapitalistin elinden çıkan sermayeler, burada, tek bir kapitalistin elinde büyük bir kitle halinde toplanır. İşte bu, birikim ve yoğunlaşmadan farklı olarak, gerçek anlamda sermayenin merkezileşmesidir…büyük sermaye, daha küçüğünü yener” (Kapital I.,s.597)  Read the rest of this entry »

Piyasa Düşmanı Kapitalizm, Mustafa Özel

Mart 5th, 2008

Aşağıda yer alan notlar, Mustafa Özel’in, “Piyasa Düşmanı Kapitalizm” adlı kitabından, içine tarafımdan yorumlar katılarak derlenmiştir.Birebir alıntılar olmayabilir.

Modern kapitalizm, sistemik faaliyetlerine bilinçli dahili toplumsal kısıtlar koymayan tarihsel bir sistemdir ve en merkezi faaliyeti kesintisiz sermaye birikimidir.(I.Wallerstein, The West, Capitalism and the Modern World System)

Kesintisiz sermaye birikimi iki türlü değer aktarımını ihtiva etmektedir : Çalışan kesimlerden sermaye sahiplerine doğru değer aktarımı ve Güney’den Kuzey’e (Doğu’dan Batı’ya vs..) değer aktarımı.

…Disiplinsiz bırakılmış piyasa düzeni, çok kısa bir zamanda orman yasalarının egemen olduğu bir ortama dönüşür.Bu ortamda güçlü güçsüzü ezer;tekeller, karteller oluşur; küçük sanayici, küçük işadamı büyükler tarafından yok edilir; tüketici sömürülür.(s.9)

Kapitalizm, rekabeti boğan bir sistemdi ve hep öyle olmuştu.Lenin’in “tekelci kapitalizm” nitelemesi, zekice bir ifade olsa bile, suyun su ile izahıydı.Kapitalizm zaten tekel demekti(s. 11)

Kapitalizmin bu işteki başlıca suç ortağı devlet idi.Siyasi iktidar, tekellerin garatörüydü.(s.11)

…özel şirketlerin çoğu [yazar burada Türkiye’deki şirketlerden bahsetmekte], 1960′lı yıllardan bu yana sürekli teşvik gören, gümrük duvarlarının arkasında korunan şirketlerdir.Mesela, otomotiv şirketleri.Çeyrek yüzyıllık korumaya rağmen hala montaj düzeyini aşabilmiş, yerli bir araba imal edebilmiş değiller…(s.12)

Read the rest of this entry »